Sogur Jankat‘ın, Elbruz Aksoy ile gerçekleştirdiği ve bir kısmı dergimizin 8. sayısında (Ekim 2020) yayınlanan röportajın tam halidir sizlerle paylaşıyoruz.
Röportajın video hali için tıklayınız: Röportaj: Elbruz Aksoy ile “Benim Adım 1864” Hakkında
Sogur Jankat: Elbruz Aksoy kimdir?
Elbruz Aksoy: Samsun’da kalabalık bir ailede doğmuş, mutlu ve güzel bir çocukluk geçirmiş, Samsun Kolejinden 95’te mezun olmuş, Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlşkiler Bölümüne 96’da başlamış ve 96’dan beri de İstanbul’da yaşayan, 3 çocuk babası, Suriye damadı, dış ticaret uzmanı, okur-yazar bir insanım. Kendimi kısaca böyle tanıtabilirim.
Sogur Jankat: Benim Adım 1864 kitabındaki hikayeler bir sözlü tarih çalışmasının ürünü. Bu çalışmalara ne zaman başladınız ve bu çalışmalara sizi motive eden şey neydi?
Elbruz Aksoy: Üniversitede başladım. Aslında ben çok iyi hikaye anlatan bir kadının yanında büyüdüm. Annem babam ikisi de öğretmendi. Şehrin dışında bir dağ köyünde görevdeydiler. Bizi orda büyütemeyecekleri için şehirdeki neneje bizi teslim etmişlerdi. 11-12 yaşında kız kardeşimle tekrar geri evimize döndük. Nenejin yaşlı arkadaşlarıyla, yaş almış insanlarıyla oturup kalktık. Kim köyden gelse o evde kaldı çünkü şehirde o dönemde çok ev yoktu; insanlar ağırlıklı olarak köylerde oturuyordu ama bizimkiler şehirdeydiler. Bu yüzden o hikayelerle büyüdüm. Aslında o eski günler… O eskinin iyi kötü anlatıldığı, aktarıldığı… Hikaye tadında bir çocukluğum vardı. Ben çok severdim o hikayeleri dinlemeyi, yaşlı kadınların dibinde onların anlattığı şeyleri anlamaya çalışmayı. Bazı konular olurdu; direkt Çerkesçeye geçerlerdi ki ben anlamayayım. Çerkesçe öyle bir dildi ki Samsun’da şehir merkezinde mahrem konular için kullanılırdı, etraftakilerin anlamaması gerekiyorsa Çerkesçe konuşulurdu. Böyle bir hanede büyüdüğüm için hikayeleri dinlemeyi çok severdim. Sonra da insan dinlemeyi çok sevdim. Bunların temeli çocukluğuma dayanıyor. Sonrasında üniversiteye gelince aldığım bir ders sayesinde hasbelkader 96 senesinde sözlü tarih denen bir bilim dalıyla tanıştım. Çok hoşuma gitti. Zaten Osmanlı ve Rus evraklarına hep şüpheyle bakmıştım. Çünkü bir halka dair veri tutuyorsunuz; ne kadar sahih bu bilgiler? Kim ve neye göre yazdı, neye göre değerlendirdi? Evraklara karşı olan şüphemden ötürü sözlü tarih tam aradığım şeydi. Toplumun içinden olayları anlatmak, hatıralarını paylaşmak isteyen insanları dinleyerek başladım. Hiçbir zaman bunun bir kitaba dönüşeceği aklımda yoktu. Ödevim bitti, dersim bitti ama ben hikayelerin peşinden gitmeye devam ettim. Halen de devam ediyorum. 96’da hikayeleri toplamaya başladım. 99’da Hraça Alper ile tanıştım. Onunla hep düşünürdük “hani bir kitabın olsa da yazsan” diye ama 2000’lerdeydi. Kitap 2018’de çıktı. Araya çok olaylar girdi. Yurtdışına gittim. İş, evlilik, Suriye, o, bu derken pek üstünde duramadım. Daha sonra Guşıps’in çıkışıyla beraber Alper’in bir talebi oldu: “Ya bu kadar hatıra topladın. Bunları artık bir yazsan da paylaşsan” dedi. Guşıps’la beraber ilk hatıraları yazmaya başladım. 5-6 sene sonra da kitap çıkmış oldu.
Sogur Jankat: Başarıya ulaşan bu kitabın PR çalışması nasıl gerçekleşti?
Elbruz Aksoy: Ben edebiyatçı değilim, yazar da değilim. Bunu gittiğim her yerde de söylüyorum. Çünkü ben siyaset okudum ve hala siyasetle fazlasıyla ilgiliyim. Biraz tarihçi olmaya çalıştım. Yüksek lisansımı tarih bölümünde yaptım. Diyebilirim ki bir araştırmacı olmaya çalışıyorum, hala da araştırmaya devam ediyorum. Kitap bir başarı yakaladı bunu inkar edemem çünkü ne ben ne yayınevi bu kitabın daha çıktığının birinci ayında ikinci baskıya gireceğini tahmin edemedik. Çünkü bu benim ilk kitabımdı, tanınmış biri hiç değildim ama yayınevi fazlasıyla tanınan bir yayıneviydi. İçindeki metinlerin gücüne inandım ve yayınevine mail attım. Kitaptaki insanların hatıraları çok özeldi, benim üzerimde çok büyük bir yüktü. Birçoğu vefat edip gitmişti ve unutulup gitme tehlikesini mailde belirttim. Aradan 3 gün geçti ve cevap geldi. Hiç tanımadığım birisiydi o zamana kadar, Tanıl Bora. Dedi: “Okudum, bitirdim, çok beğendim; arkadaşlarla da paylaştım, seninle tanışmak istiyoruz.” Bu hiç beklediğim bir şey değildi çünkü normalde böyle olmaz. Mail atarsın, aylar sonra ya cevap verirler ya vermezler. Çok heyecanladım tabii. Dedim ki: “Bu olsa olsa o güzel insanların yüzü suyu hürmetine oluyor, başka bir şey değil. Çünkü ben yazar değilim, edebiyatçı değilim, ilk kitabım. Hani, bu olamaz…” Ankara’ya gittim, tanıştık, sohbet ettik. Şunu bekliyorum: Kitapta sert metinler var mutlaka kesilecek, biçilecek bir yerlerinde “şurayı tekrar yaz” denilecek, bir sansüre bir şekilde girecek diye bekliyorum. Çünkü bence içindeki metinler sert metinler. Dediler ki “Biz bunu sadece bir editasyona sokacağız, onun dışında hiçbir cümlene hiçbir ifadene dokunmayacağız. O orijinal haliyle çıksın istiyoruz.” Anlatamam o anki duygumu, az daha devam etseler hüngür hüngür ağlayabilirdim. Bu çok özel bir şey. Bir kitap yazıyorsunuz ve Türkiye’nin en prestijli yayınevi diyor ki: “Biz hiçbir şekilde müdahale etmeyeceğiz. Nasıl yazdıysan o şekilde çıkacak.” Ve öyle de oldu. Evet, kitap başarı kazandı çünkü içindeki ifadeler samimiydi. O insanların acısı vardı, anlatamadıkları vardı. Ve bu dünyadan göçüp giderken “ya biz de bunu yaşadık, bunu da nolur bir yere koy” dercesine bir ses vardı. O bizim duymak istemediğimiz seslerin hepsi bu kitabın içerisinde yerini aldı. Öteki sesler ve öteki Çerkes hikayeleri… Kitabın başarısının altındaki şey bizi yüzleşmeye teşvik eden, belki daha sonraki çalışmaların da önünü açacak olan öteki seslere yer veriyor olmasıydı. Sözlü tarihti, hikayelerin hepsi güçlüydü, anlatanlar çok hissiyatlı anlatmışlardı. Ben de kitabın hepsini gece 12-1’den sonra yazdığım için o hissiyatı verebildiğimi düşünüyorum. Çünkü birçok kişiden kitaptan fazlasıyla etkilendiğini belirten mesajlar aldım. Onların sesi olduğu gibi çıksın istedik. Bence başarısının altında o samimiyet yatıyor. Ben ona inanıyorum.
Sogur Jankat: Kitabı sesli platformlar için seslendirmeyi hiç düşündünüz mü?
Elbruz Aksoy: Hiç öyle bir şey yapmadım işin açıkçası. Böyle bir talep de olmadı. Ama yakın arkadaşımın (Ayça Atçı) kitabını okurken, Kağıttan Gemiler’de 40. sayfaya geldim. 40. sayfayı okudum ve ben 40’tan sonrasını okumadım. Onu da söyleyeyim. Çünkü 40. sayfada kaldım. Bazen olur öyle. Bir kitap okursun ve sayfanın birinde kalırsın. Sonra dayanamadım. O 40. sayfayı seslendirdim. Hatta İnstagram’da paylaştım. Ayça diyor ki, “Yaa kitabın kalanını okumadın.” Okumadım dedim. Çünkü ben 40. sayfadayım hala. Eğer 40. sayfayı aşarsam devamını okuyacağım. Yani işin latifesi bir tarafa, sadece Ayça’nın kitabında bir sayfaya ses verdim. Ama çok isterim kitaptan belli bölümleri okumayı. Çünkü tekrardan o günlere götürecek beni. Çok emek var bu kitabın içerisinde. O yüzden bazen haksız yere eleştiriler aldığımda o kadar üzülüyorum ki. Ben kendi öz kaynaklarımla… O da şöyleydi: Yalan yanlış bir CV hazırlardım. Bir iş yerine başvururdum. Onlar da beni kabul ederdi. Çünkü güçlü bir CV görürlerdi. Ben işe girerdim. Üç ay çalışır çalışmam, paramı alır çıkar Ürdün’e giderdim, İsrail’e giderdim, Suriye’ye giderdim. Yani kendi öz kaynaklarımla gittim, ziyaret ettim. Buldum. Hani kime sordun da bu kitabı yazdın diyenler oldu. Bizim böyle oturtamayacağımız pozisyonlarda insanlar… O böyle, insanı çok üzüyor. Sonra da Ayça ile konuştuk: Evet biz bunları yaşayalım, bunları konuşalım, bunları tartışalım. Ama bizden sonra gelecek gençler hiç böyle sorulara tacizlere ya da rahatsız edici iğneleyici laflara maruz kalmasın… Evet bu kitap (Benim Adım 1864) beni, onu, şunu, bunu, hepsini aştı. Öteki Çerkeslerin o öteki sesine yer verdi. Ben inanıyorum biz o ötekilerle barışırsak, içimizdeki ötekileri biraz hür kılarsak çok rahatlayacağız.
Sogur Jankat: Sözlü tarih alanında toplumumuz içinde konuşulmayan, üzerine düşünülmeyen, ayrıca konuşulmak istenmeyen birçok konu var; Bu alanda çalışmak isteyenlere önerileriniz neler olur?
Elbruz Aksoy: Özellikle sosyal bilimlerde Çerkes meselesi bir akademisyeni lisans düzeyinden alıp profesör yapabilir. Başka hiçbir alanla ilgilenmese, sadece Çerkeslerin iskanıyla alakalı çalışsa dahi profesör olabilir. Bunun dışında asimilasyon politikaları, soykırım, sürgün, anavatana dönüş, Çerkes kadın-erkek imgesi, kölelik, Çerkes-Ermeni ilişkileri, Çerkeslerin sarayla ilişkileri, Çerkeslerin iktidarlarla ilişkileri gibi o kadar geniş yelpazede birçok konu var ki… Kiminde tez yazıldı, kiminde yazılıyor, kiminde kitaplar çıktı ama hala bu konular bakir konular. Diyorum ki “ah keşke daha erken uyanabilseydim, ah şartlarım daha elverişli olsaydı da hiç iç dünyasına bulaşmadan sadece akademide bu işlerle ilgilenebilseydim.” Özellikle sosyal bilimlerle uğraşan arkadaşlar hiç başka konulara girip de kendilerini harcamalarına gerek yok. Bizim meselelerimizin üzerinden bir 50-60 sene de geçse daha hala yazılacak, çalışılacak konular var. Sözlü tarih, arşiv kaynaklarına alternatif bir belge olarak artık batı akademisinde de kabul edilen bir kaynaktır. O yüzden biz sözlü tarih kısmını ne kadar aydınlatırsak aslında hem Osmanlı hem İngiliz hem Rus arşivlerini de daha objektif bir şekilde değerlendireceğiz ya da bazı yerlerde “Yok bu yanlış. Yanlış ifade etmişsiniz” diyebileceğiz. Kendimizi bu noktada referans göstereceğimiz şey de sözlü tarihtir.
Sogur Jankat: Kitabın kapağında yer alan çocuk kimdir? Niçin bu fotoğrafı tercih ettiniz?
Elbruz Aksoy: Aslında ben tercih etmedim. Kitabın arka kapağında orijinal bir fotoğraf var. Bu fotoğrafı yayınevine yollamış, kapakta olmasını istemiştim. Fotoğraftakiler beni büyüten nenej, onun kız kardeşi ve kuzenleriydi. Ayrıca elimizdeki en eski fotoğraftı ve orijinali de kapaktaki gibi parçalanmıştı (1938, Vezirköprü, Köprübaşı köyü). Kapakta bu kalabalık çocukların çıkmasını beklerken sanat yönetmeni onların yerine, kenarda duran ve diğer çocuklara göre üstü başı dökük, daha mahzun, “tam bir sürgün çocuğu” dediği çocuğu kapağa taşımış. Benim için de çok sürpriz oldu. Sonrasında sordum soruşturdum kimdir diye ama kimse tanımıyor. Bazıları “O çocuk bunun babası, şunun babası…” diyor ama net bir şekilde evet bu onun babası diyebileceğimiz biri de çıkmadı. Hikayesini çok deşmek istemedim ama o bizim kapağımıza çıkarak Benim Adım 1864’ün yüzü oldu. Mutlaka bir gün biri çıkacak, “bu benim babam” diyecek ve biz de onun hikayesini dinleyeceğiz. Ama çok eleştiri aldım kitabın kapağı yüzünden:”Elbruz sen bizi utandırmak mı istiyorsun… Bu fakirlik, bu fukaralık da ne böyle… Biz böyle miydik…” Evet, öyleydik. 1938’de böyleydiniz, ki bunlar köyün bey sülalesi dediğimiz sülalenin çocukları. Böyleydiniz, yapacak bir şey yok. Bu fotoğraftaki çok iyi hali bile. Bu durumdan çokça eleştiri aldım. Hatta bir teyze şöyle dedi:” İsteseydin ben sana güzel kızlar, yakışıklı erkekler, Çerkeska giymiş geniş omuzlu ince belli…” Hani böyle kafamızda yarattığımız bir tipoloji var ya, ona uygun fotoğraflar verirdim dedi. Gerçekten çok üzülmüş benim kapakta böyle fakir ve mahzun bir çocuğu kullanmama. Ben de kıyamadım şimdi… Belli bir yaşa gelmiş teyze, ona inanmış, sahte bir Çerkeslik yaşamış. Tamam dedim bir dahaki kitap çalışmasında sizden fotoğraf isteyeceğim. Çünkü kimi insanlarla oturur konuşursun ama bazı insanlarla tartışamazsın.
İyi ki de sanat yönetmeni o çocuğu almış ve kapağa yerleştirmiş. Demek ki her işte bir hayır vardır, o da bizim yüzümüz oldu. Ben onu çocuğum gibi gördüm; 3 kızım var, onu da erkek evladım olarak gördüm. Benim için çok özel bir kapak oldu.
Sogur Jankat: Mesela, insanlarımızın birçoğunun kafasında bir fikir oluşmuş, Çerkeslerde dilencilik yoktur vs. gibi. Fakat çoğu insan bilmiyor ki Türkiye’ye geldiğimizde İstanbul’da birçok dilenci vardı. Hiçbiri bundan haberdar değil. Herkes toplumumuzu tamamen asil görmeye alışmış ve bununla büyümüş. Aslında bunla büyümese de millete kendini asil göstermeyi bir kalıp olarak oturtmuş kendinde. O yüzden garip bir yaşantımız var. Herkes kendini uçta görüyor. Bu yüzden hiçbir gelişme yaşayamıyoruz maalesef
Elbruz Aksoy: Diasporik toplumlar sorunludur. Bütün diasporik toplumlar böyledir. Ana vatanından koparılmış bir halk… 156 yıl geçmiş, hala bir mücadele içerisinde. Haliyle birçok problemi de sırtında taşıyor. Her halk asildir, her halk naziktir. Bunu sadece “Çerkesler asaletin ve nezaketin timsalidir” diye manasız bir kalıba sokmak, hele ki Çerkes tarihini ve toplumunu bilen kişileri çok güldürüyor. Biz realiteden yanayız, vasatı yakalamaktan yanayız. Vasatı kaçırıyoruz, en büyük problem aslında o. Bir halk vasatı kaçırdığı an aslında çöküştedir. Kimse kimseyi beğenmiyor. Kimse kimseyi beğenmediği için en vasat iş olan evlilik meselesini beceremiyor, evlenemiyor bir türlü. Onu beğenmiyor, onun sülalesini beğenmiyor, onun kabilesini beğenmiyor, onun annesi şunlardanmış deyip hiç beğenmiyor, biz öylelerini almayız deyip beğenmiyor. İş öyle bir seviyeye geldi ki en vasat mesele olan evlilik bile en büyük problem olarak toplumun karşısına dikilmiş vaziyette. Köprüden önce son çıkış. Bunu kıramadığın an direkt tükeniş, bitiş, Mısır Çerkesleri gibi bir son, bay bay. Yapacak bir şey yok, normalleşmek adına yüzleşmemiz gereken her şeyle (sınıfsal-kabilesel çatışmalarımızla, sülalecilikle, beylikle, kölelikle…) yüzleşeceğiz, bir rahatlayacağız, o kanı, irini bir akıtacağız vücuttan. Hoh diyeceğiz, yolumuza bakacağız.
Sogur Jankat: Kitabınızdaki Çerkesler tamamen kahraman vea hain gibi kalıplara sıkışmamıştı. Herkesin insani özellikleri vardı. Bu durum hakkındaki yorumlarınız nelerdir?
Elbruz Aksoy: Ben samimi olan her şeyi çok seviyorum. Adam yalan söylüyor ama öyle bir samimiyetle söylüyor ki onu da bir yere alır koyarım. Samimi olan her şeyin bir yerde bir karşılığı var. Geliyor ve senin kalbine dokunuyor. Bu hayat hikayelerinde de aslında böyle. Mesela Nesime… Nesime’yi yazdım, sınıfsal çatışma ve kölelik sebebiyle istediği kişiyle evlenememiş, başka bir topluma çeşitli görüntüler altında satılmış bir kızcağız. O kadar çok mail geldi ki yada konferanslarda karşılaştırdığımda “Aa!” dedi “bizim köydeki Nesime’yi yazmışsın ama adı Nesime değildi”. Bir başkası “Hayır, bizim köyü yazmışsın, orayı biliyorum!”. O kadar çok Nesime çıktı ki karşıma… Halbuki hiç olmadık bir şehirden ve köydendi. Hiçbiri o köyden değil, herkes farklı şehirlerden ama Nesime o kadar tanıdık geldi ki… Çünkü herkesin, neredeyse her sülalenin hayatında böyle Nesimeler olmuş. Şimdi ne yapacağız Nesime’yi? Unutup geçecek miyiz? Bu Nesime’nin de suçu değil zaten. Öteki dediğim aslında öteki diğer vasat insan hikayelerdi. O konuşmamayı tercih eden, hiç olmadık yerde karşımıza çıkan ve “Aa! Benim babaannemde Çerkesmiş” deyip “Nasıl ya? Patnos’ta, Antep’in bilmem neresinde ne işi varmış Çerkesin?” diye sorduğun aslında başka bir şeydi. İşte biz de o başka şeyin peşinden gittik. Nesime de işte onlardan biriydi. Yer verdik tabii, ne kahraman olmasına gerek vardı ne de kahraman olmasına. Onun o samimi hayatı, yaşadıkları bizim için çok kıymetliydi.
Birçok yerde şunu sordular: “Okudum kitabınızı. Ethem Bey’i (Çerkes Ethem) bekledim, çıkmadı. Çerkes Ethem yoktu kitabınızda!?” Neden olsun? Neden Çerkes Ethem’in bu insanlar arasında yeri olsun? Bunca zaman zaten Çerkes Ethem’i yeterince dinlemedik mi? Hiç olmadıysa en az 30 kitabı var üzerine, bu insanlar arasında da olmak zorunda değil. Çünkü ben Nesime’nin daha çok, daha fazla katkı sağlayacağına inanıyorum. Ya da Ebu Şapsığ’ın ya da Çetau İsmail’in ya da Nart’ın, ya da bir diğerinin… Yani benim kalbime dokunmuş, okura da dokunan hikayeler yer verdim burada.
Sogur Jankat: Kitabınızda kölelik ve Ermenilerle ilgili kimi zaman acı verici, kimi zaman okuyanı rahatsız eden noktalar var. Bu hikayeleri ilk duyduğunuzda ve sonrasında kitaba işlerken ne hissetiniz?
Elbruz Aksoy: Evet, kölelik ve Ermeni meselesi fazlasıyla tartışıldı ve gündeme geldi. Bu kitabın içinde çokça konu var ama sanki kölelik ve Ermeni meselesinin üzerine inşa edilmiş gibiydi. Aslında öyle değil. Kölelik burda köle camiinde ve Nesime’de, evet, temel anlatı, temel inşa noktası kölelik meselesi üzerineydi. Ben kendim kölelikle ilk 9-10 yaşlarındayken karşılaştım. Teyzemi istemeye birileri gelmişti ve evde bir yas havası vardı. Ben neneje gidip “Niye bu kadar üzgünsün, bu kadar kötü olabilecek ne olabilir?” deyince bana böyle bağırıp “Daha ne olsun? gelenler köle!” diye bağırmıştı. 86 veya 87… Samsun’un şehir merkezindeyiz. O dönem TRT’de Köle Isaura dizisi var köleliğe dair. O kadar heyecanlandım ki… Çünkü ilk kez hayatımda o köleleri göreceğim diye koşturarak salona gittim. Salonun kapısını araladım. O siyah zenci kadınları görmek istiyorum. Oysa oturanlar birbirinden güzel, beyaz, bembeyaz, ince, uzun, dimdik oturan 3-4 tane kadındı. Tam bir hayal kırıklığıydı benim için. Ben Köle Isaura’yı görmeye gitmiştim. 87’de Samsun’un göbeğinde bu bir mevzuydu ve ben zannettim ki 80’lerde bitti bu iş. 2000’lere geldik, 2000’lerde de bitmedi. Bitmiyor. Bir lanet gibi bitmiyor peşinde. İşte bunu yazmazsam olmaz. Ermeni meselesi… Aslında şeydi o: 1915’in o biraz da vicdana dönük, hani o Ermeni çocukları veya kadınları, o zulümden kurtarmış, onları kendi içinde büyütmüş, onları hayata kazandırmış insan hikayeleri, vicdan hikayeleriydi. Onlara da mutlaka yer vermem ferekiyordu. Çünkü çok kolaydır Çerkes çetelerin ya da Çerkeslerin üzerine bunlar yaptı deyip üzerindeki lekeyi atmak. Yok o iş öyle değil. Çünkü Çerkesler savaşta dahi olsa kadın ve çocukları masum görür ve onları öldürmez. Çerkes xabzesinde bu vardır: Kadın ve çocuk masumdur. Savaşta dahi olsa en kötü ihtimalle alır içlerine ya kendi hanesinde ya köle hanede büyütür ama yaşatır. Bunları da söylemek gerekiyordu. Bunları da söyledik. Biraz da bu vicdan hikayelerine yer verelim istedik. Daha sonra benim yazdığımdan daha çokça Sivas’tan, Tokat’tan, Maraş’tan, Kayseri’den, Yozgat’tan çokça hikaye ve anlatı geldi. İşte bizimkiler de büyütmüş. Biz ona bilmem ne teyze derdik. Öbürüne bilmem ne emmi derdik. Oydu buydu diye. Tahminimizden çok daha fazla o dönem içimize alıp büyütüp yaşattığımız insanlar varmış. Bunlardan bahsetmek lazım.
Sogur Jankat: Bu hiyerarşi hikayeleri kafanızdaki Çerkes imajını değiştirdi mi?
Elbruz Aksoy: Sınıfsal çatışmalar aslında Çerkes boyları içinde çok farklı şekilde tezahür etmiş durumda. Ben Abzehlerin içinde büyüdüm. Samsunda Şapsığ ve Abzehler ağırlıktadır. Şapsığ ve Abzehler içerisinde böyle sınıfsal çatışmalara çok nadiren karşılaşırsınız, çok nadiren. O da genelde ekonomik kökenlidir. Yani zengin bir sülaledir ya da hasbelkader daha verimli bir yere yerleşmiştir, daha büyük araziler devlet tarafından verilmiştir ve onlar ekonomik bakımdan daha müreffeh bir hayat sürerler. Sınıfsal değil daha ekonomik kökenli bir şey vardır, Abzeh ve Şapsığlardaki bu bey konusunda. Bey bile denmez. Ama batıdan doğuya gittikçe iş şekil değiştirir. Ortaçağ feodalizmini oralarda daha köklü hissedersin. Diasporada da bu böyledir aslında. Ben kölelik üzerine tez yazdım “Beyaz Köleler” diye. Orada da biraz inceleme fırsatım oldu. Gittiğiniz köyün boyuna göre aslında alacağınız cevaplar biraz daha bellidir. Kölelik bütün Çerkes toplumunda aynı şekilde yaşanmadı. Aynı şekilde de yaşanmıyor. Kimileri çok erken terk etti, kimileri biraz daha geç, kimileri hala terk edemedi. Yapacak bir şey yok. Bu da bizim tarihimizin bir parçası. Bunla da yüzleşmek, bence bu konunun üzerinde biraz daha durup helalleşip bir özür dileyip, bence içimizdeki o sınıfsal problemleri hürleştirmek lazım.
Sogur Jankat: Kitabınıza gelen eleştiriler içinde sizi hayrete düşüren, şaşırtan,çok mutlu eden yorumlar oldu mu? Çoğunlukla hangi türden yorum aldınız?
Elbruz Aksoy: Vallahi çok ilginç yorumlar geldi. Hani kitaba dair gelen yorumları bir kitap yapabilirim, o kadar söyleyeyim. Kitaba gelen yorumlardan bir kitap çıkar, çok rahat çıkar. Kendi içimizden yani bizim Çerkes toplumundan gelen, aslında çoğu %70-80 itibariyle pozitif yorumlardı. Kitabı çok beğendiğini ifade eden yorumlar vardı. Çok hüzünlendiğini söyleyen yorumlar vardı. “Böyle kamusal alanda okunmayacak bi kitap, bunu yalnızken okuyup hüngür hüngür ağlayacaksın ve rahatlayacaksın”minvalinde çok yorum geldi. “Fazlasıyla öteki hikayeleri var. Hiç mi güzel bir yönümüzü yazmadın?” dendi. Halbuki içinde Çerkeslere dair aslında çokça pozitif metin var. Fakat insanlar başka şeylere takılıyor. Genellikle gelen yorumlar pozitif ve olumlu yorumlardı. Olumsuz yorumların geneli şu tarzda geldi: “Ne gereği vardı Ermeni meselesine girmenin? Ne gereği vardı kölelik mevzularına girmenin? Ne gereği vardı ikitidarla olan ilişkilerimizi ifşa etmenin?” Bu üç noktadan geldi. Ama bunlara ben hazırlıklıydım. Yani diyorum ya içindeki metinler sert metinler… Evet, bizi yaralayacak metinlerdi. Ama bunlara ihtiyacımız vardı. Genelde olumlu yorumlar geldi. Birkaç yerde bana “Bu köy hangi köy? Ben buna inanmıyorum. Hayır sen yalan söylüyorsun. Böyle olamaz.” gibi yorumlar geldi. Bazen dışarıdan, ismini vermeyeceğim ulusalcı bir teyze, teyze diyorum çünkü benim teyzem yaşında, kitabımı ve fotoğrafımı aldı, kendi sayfasında paylaşarak “Batı şimdi de Çerkesleri fonluyor. Çerkesler kamusal alanda görünüyor.” Yazık dedim. Koskoca teyze, yazık bu hallere mi düşecektin? Zaten şöyle de bir sıkıntı oldu: Bizim camianın içerisinden kişiler taşları aldılar. Kitaba ve bana doğru atacaklarken ulusalcı teyze bir girdi topa. Bunlarda ellerindeki taşı teyzeye attılar… Derken ben biraz aradan sıyrılmış oldum o dönem. Çok üzücü yorumlar da geldi ve ben bunu gittiğim her yerde de söylüyorum. Onu hiç unutamayacağım çünkü. O da şöyleydi: Facebook’a girmiş. Fake bir hesap açmış (çünkü hiç arkadaş dost yok). Beni eklemiş ve bana bir mesaj atıyor. Mesaj şöyle: “Merhaba Elbruz, (metinden anlıyorum yaş grubunu) kitabı okudum. Çok beğendim. Sonra da fotoğraflarına girdim (o zamanlar Facebook kullanıyordum, sonra baktım ki Facebook ayrı bir aleme döndü, çıktım, artık kullanmıyorum) Çocukluktan beri fotoğraflarını paylaşmışsın. Hepsine baktım. Çok merak ettiğim bir sorum var. Lütfen cevap verirsen çok sevinirim (ben de okuyorum acaba ne yazdı diyerek) Çocukluktan beri fotoğraflarına baktığımda yüzünde hep o Rus kölelerin ifadesini gördüm. Acaba sülalenizde Rus köleler var mı?” Güldüm.” Evet” dedim. “Sülalemizde hep Rus köleler vardı. Teşekkür ederim ilginize” dedim. Çünkü ona o cevabı vermem, onu mutlu etmem lazımdı. O kadar takıntılı bir toplum haline dönüşmüşüz ki… Şimdi… Çerkes isen beyaz olacaksın bir defa. Öyle hafif esmersen allame-yi cihan olsan beş kuruş etmezsin. Ama beyazlığın da oranlı bir beyazlık olacak. Eğer sarıya kaçan bir beyazlığın varsa bunun Rus köle olma ihtimali çok yüksek derler. O da çok sıkıntılı, anladın mı? Bak bu çok büyük bir problem. Fiziksel olarak ince ve uzun boylu olacaksın. Kiloluysan bittin, gömsünler seni. Ya da şekilsiz bir şeysen ekibe bile sokmazlar seni. Üniversitede öyle bir arkadaşım vardı. 4.sınıfta söyledi ki “Ben de Çerkes’im. Hem de anadan babadan tertemiz Çerkes”. “Nasıl ya” dedim. “Dört sene boyunca hiçbir konuda bu topa girmedin (siyaset bilimi okuyoruz). “Ben lisede Çerkeslikten istifa ettim” dedi. Sebebini sordum. “Lisede babam ekibe yollamıştı beni. Kiloluydum. Biraz esmerdim. Ekip hocası ‘arkada dur, arkaya geç, gözükme bana, beceremiyorsun, şurda dur’ diyerek beni o kadar rencide etti ki ‘lanet olsun’ deyip çıktım. Bir daha da hiç işim olmadı Çerkeslerle” dedi. Yani bakar mısın kızın çok büyük bir suçu (!) var. Kısa boylu, çirkin (hocaya göre çirkin,ekibe alınamayacak kadar) ve kilolu diye lisede ergenlik çağındaki bir kıza yaşattığına bak. Tabii ki istifa edecekti Çerkeslikten. Ne bekliyorduk! Öyle bunun gibisi o kadar çok ki. İşte bir tipoloji var kafamızda. Ona uygun olmak zorunda. Yok ya öyle bir şey yok. Neyiz biz yani? Velhasıl böyle komik yorumlar da geldi. Rus köle misin o musun bu musun gibi… Biri dedi ki: “Metinlerde çok dini şey var, çok dini terminoloji kullanmışsın. İnşallahlar maşallahlar falan…’’ Evet, bir teyze. Yani ben onun teyze olduğunun farkındayım. Çünkü bu cümleyi kuran kişiyi ben kafamda çiziyorum. Yani onu tanımama, görmeme gerek yok. Paragrafın akışından ben onun bir teyze olduğunu, şu anda kendini Bodrum’a atmış, oysa bilmem nerenin köyünden bir teyze olduğunu, onun içindeki o mücadeleyi, çatışmayı anlıyorum. Her şeyi eleveriyor. ‘’Eee sen şucu musun bucu musun’’. Ya bu bir sözlü tarih. Bana onlar ne anlattıysa ben onu yazdım ve keyifle yazdım. Ben buyum. Yapacak bir şey yok. İşte, “Kitap İletişim’den çıkmış ama maşallah içinde ayetler, hadisler…” Ya bi yakamdan düşün. Siz ne yaşadınız. Çok problemli, anlatabiliyor muyum? Böyle çok ilginç yorumlar da geldi. Tabii bunlarla biz piştik. Hakikaten piştik ben de Ayça (Ayça Atçı) da. Onun kitabına da fazlasıyla böyle eleştiriler gelmişti; hiç aklımda, hayalimde olmayan yerlerden şeyler. Sonra başka bir yerde dışarıdan birisi benim kitabı şöyle tarif etmiş: “Tam bir ajitasyon, Cumhuriyet karşıtı ajitasyon. Osmanlı’yı övüyorlar.” Biz neyse onu yazdık. Kimseyi övdüğümüz yok. Kimseyi yerdiğimiz de yok. Bu bir realite. Bunları yaşamışlar 1923 öncesi. 1923 sonrası da bunları yaşamışlar. Adamlar anlatmış, ben de kaleme aldım. Yapacak bir şey yok. Tarih böyledir. Yani tarihin sen unutsan da bir gün karşına gelme gibi bir kötü durumu vardır. Sen istediğin kadar yoksay. Bir gün getirir dökerler önüne, öyle şaşırır kalırsın işte. Çokça çirkin yorumlar da geldi. Ama diyorum ya %80’i pozitifti, olumluydu. “Yeniden yaz, tekrar yaz, bunların devamı gelsin, Benim Adım 1864 2, 3, 4 çıksın” diye böyle hakikaten çok şey yazan insanlar oldu. Ben pozitif bir insanım. Diyorum ya, bu komik yorumları, esprileri, onların beni incitmeye çalıştığı yorumları ben gidip her yerde anlatıyorum. Benim için bunlar çok güzel malzemeler. Onlar böyle malzemeleri benim gibi birine veriyorlar. Bir de şeyi bilmiyorlar: Ya böyle bir kitap yazmış bir adam. Bu normal değil zaten. Sen buna böyle hikayeler verme.
İşte bir tanesi Ankara’da, kitabı eliyle ittirdi masada. Yaşlı da biri, dedem yaşında. ‘’Kime sordun da yazdın bu kitabı?’’ dedi böyle alaycı bir yüz ifadesi ile. Bir an şaşırdım. Yaşça çok büyük olmasa diyecek çok lafım var. Güldüm, baktım. “Hey gidi” dedim. “Ya sen şu an burda bu masayı, bu koltuğu tutsan da ilk unutulacak kişilerden birisin ve bana böyle bir malzemeyi veriyorsun. Ben bunu her yerde anlatırım. Çünkü bu terbiyesizliği sen bana yaptın, ben sustum ama bizden sonra gelecek çocukların hiçbiri susmayacak. Çünkü yeni bir nesil geliyor. Evet biz sustuk, susmak zorundaydık. Ama yeni gelen nesle bunu anlatamazsın. Burda bir emek var. Burda o güzel insanların hatıraları var. Sana mı soracaktım yazayım mı yazmayayım mı diye. Bir de bu devir kapandı artık. Ve bu devir öyle bir kapandı ki bir daha gelmemek üzere kapandı. Birinden icazet almak, birine sormak, birine ‘ya onlar ne der, bunlar ne der’ deme devri bitti. Biz artık tartışılmayacak, konuşulmayacak hiçbir şey bırakmayacağız. Yüzleşeceğiz, rahatlayacağız. Akıtacağız, o üzerimizdeki bize rahatsızlık veren yaralarımızı kanatacağız.” Bi aksın, bi oh diyelim, şükürler olsun diyelim. Ne konu varsa ne konu kaldıysa, yüzleşme adına ne varsa bizim bunu yapmamız lazım.
Sogur Jankat: Yüzleşme edebiyatı nedir? Bize getireceği yararlar nelerdir? Siz bu alanda devam etmeyi düşüyor musunuz?
Elbruz Aksoy: Şöyle ki, bence İletişim Yayınevi bu metinleri, bu kitabı yüzleşme edebiyatına katkı sağlayacağı inancıyla ve düşüncesiyle bastı. Buna dair de aramızda bir sohbet geçmişti. Evet biz artık “vur eline al ekmeğini”, “asaletin ve nezaketin timsali” gibi sahte sıfatlarla şekle sokulmaya çalışılan bir halk değiliz. Çünkü yaşımız müsait. Biz 40-50 sene öncesini biliyoruz. 3 sene öncesini de çok iyi biliyoruz. Bu toplumun nasıl bir toplum olduğunu da çok iyi biliyoruz. Bu toplum kabına sığmayan bir toplumdu. Bu toplum anavatanından kopmuş olsa bile geldiği bu topraklarda -Osmanlı coğrafyasında- bu mülkün sahibi gibi davranmış, esmiş, tozmuş, sahip çıkmış. Bu topraklara kendi malı mülkü gibi sahip çıkmış, çok güçlü bir toplum. Çok güçlü refleksleri olan bir toplum. Hakkını sonuna kadar arayan bir toplum. Evet kindar da bir toplum. Kendisine yapılan bir yanlışı asla unutmayan da bir toplum. Cesur bir toplum. Kadını da erkeği de cesur. Şimdi bunun birçok özelliği varken, bu bütün özelliklerini göm. Asaletin ve nezaketin timsali, ağzı var dili yok, vur eline al ekmeğini, bunlar hiçbir şey istemezler, bunlar çok sadıktırlar. Pardon! Kim nereye, niye sadık? Anlayamadım. Bir şey kaçtı o arada. Bu filmde bir yerler kesildi. O kesilen yerlerin geri yerine iadesini istiyoruz. Bu toplum öyle bir toplum değil ya. Bu toplum geldi, daha ilk adımını attı ki etraftakiler “Çerkes, Abaza, Allah muhafaza” dedi. Ulan ne kadar asildin de millete bunları dedirttin. Nasıl nazik hareket ettin de millet böyle dedi. Sonra ne oldu? Sen 1920’lerin sonuna kadar nereye konulacağını şaşırmış bir toplumdun. Ordan oraya sürdüler, burdan buraya sürdüler. Yüzellilikler listesinin 87’si Çerkes. Ne kadar naziktin de adamlar bir liste yazıyor da %70’i senin milletinden adamlardan oluşuyor? Aktiftin, her yerde aktiftin. Askeriyede, siyasette, istihbaratta, devletin en mahrem sarayında. Her yerde çok aktiftin. Tabii seni bu kadar aktif olarak kabul etmediler. Seni kızağa çektiler. Seni kızağa çekerken de sana “asaletin ve nezaketin timsali”, “işte bunlar çok sadıktır, şudur budur”, “bak hiç onlar öyle mi böyle mi” gibi olur olmadık sıfatlar verdiler. Şimdi toplum öyle bir hale geldi ki düğünden kız kaçıran dedelerin torunları şu an kalkıp ilan-ı aşk edemiyor. İki lafı bir araya getiremiyor. Yani kendi öz güvenini kaybetmiş, sanki üzerine ölü toprağı serpilmiş bir şekle soktular. Bunu reddediyoruz. Böyle bir şey yok. Bu toplum böyle değil. Bu, toplumu kahreder, bitirir. Bu, toplumun sonunu getirir diyosun, çünkü vasatı kaybediyorsun. O yüzden yüzleşmeden kastım biraz da bu. Yüzleşeceksin, sana takılan o bütün maskeleri atacaksın. Kendi özüne döneceksin. Esas problemlerini yatıracaksın. Hepsini bi’ deşeceksin, bi akıtacaksın kanını, o irinini. Bi’ rahatlaman lazım. Bu kadar yükü taşıyamıyorsun. Çok belli ve sahtekarlığı da daha fazla pazarlama, lütfen. Çünkü bizim yaşımız müsait. 50-60 sene öncesinin farkındayız nasıl bir hayat sürdüğünüzü. Şimdi köyden koptu, şehre geldi. Şehirde tutunamadı. Tam tutunamadı aslında. Bi’ olmadı tam. İstediği gibi olmadı. Köyü tam bırakamadı. Şehre tam adapte olamadı. Şehrin gerektirdiği sosyolojiye cevap veremedi. Şimdi en temel, bir toplumun devamı için en temel esas olan evlilik müessesine giriş yapamıyor, olmuyor. Ben 41-42 yaşına geldim. Arkadaşlarımın %80’i bekar. Napacağız? %80’i diyorum, bak çok isterdim %50’si demeyi. %80’i bekar. Sonra bir yerde kalkıp başka bir teyze “Aaa! Üç de çocuk. Çok erken evlenmişsin evladım” diyor. Ne diyim teyze sana? Ben şehirli bir Çerkes olarak utanıyorum. Tekrar ben utanıyorum senin böyle bir mevzuyu açmandan ötürü. Bu Ayça’yla (Ayça Atçı) da aramızda espri oldu. Yine biz utandık. Yine biz utandık. Yüzleşme, evet önemli, yüzleşeceğiz. Bunlardan arınacağız. Rahatlayacağız, yükümüzü kenara bırakacağız. Sonra yolumuza bakacağız. Bence bu noktada önemli. Evet yazmaya Allah nasip ederse devam edeceğim tabii.
Sogur Jankat: Yabancı toplumlardan gelen yorumlar nasıldı?
Elbruz Aksoy: Şöyle, dışarıdan iki göz var. Biri liberal bakış, biri de ulusalcı bakış. Ulusalcıları anlıyorum, rahatsız oluyorlar. Yani onlar istedikleri gibi yazmadım diye rahatsız oluyorlar. “Hayır böyle olamaz”, “işte bizim köyümüzde de jandarmalar gelirdi”… İzmir Derneği çağırdı. Gittim İzmir’e. Konferans kalabalıktı. Bir 40-50 kişi falan vardı. Bir tane teyze, yanında da kocasını getirmiş falan. Yani ben ne desem homurdanıyor. Ama böyle bildiğin Panter Emel yani. Sonra soru cevap kısmına geçtik. Hemen, bu söz aldı, ayağa kalktı: “Ben bir cumhuriyet kadınıyım”. Ya teyze dur! Benim anam da cumhuriyet kadını. Bi’ dur, senin sıkıntın ne! Ben anladım. “İşte ama bizde devlet, işte askeriye, işte şu”. Ya teyzem ya. Gözünü seveyim kitabı bi’ oku. “İşte benim kocam da bilmem ne subay”. Ya teyze! Şimdi liberallerle bir yere kadar anlaşırsın. Oturur konuşursun. O anlatır, sen anlatırsın. Bir yerde buluşursun. Ulusalcı bir teyzeyle, hele ulusalcı bir amcayla asla ve kat’a tartışmamak gerektiğini öğrendim. Öyle mi teyze deyip teşekkür edip devam edeceksin yoluna. Çünkü zaman harcayabileceğin bir kitle değil. Değil yani. O yüzden onları bir kenara bırakırsam, evet liberal cenahtan (sağ ve sol farketmeksizin liberal), yani seni anlayacak kadar egosundan sıyrılmış, “Çerkeslerin de böyle meseleleri var mıydı? Biz bilmiyorduk.” diyen çokça insan vardı. “Aa anlatmadı Çerkesler bunu, çokça ifade etmediler. Kamusal alana çıkmadılar” diyen çokça insan vardı. Haklıydılar da. Biz çok ifade etmedik kendi sorunlarımızı. Gerçekten dile getirmedik. Bizim kendi yüksek duvarlarımız da vardı. Belki de bu yüksek duvarlar aslında Çerkes toplumunu diasporada bu zamana kadar getirdi, taşıdı. Onun kıymetli bir şey olduğunun da farkındayım, o yüksek duvarların. Ama işte öyle duvarlar ördüğümüzde de biz derdimizi ifade edemedik dışarıya. Böylece biraz görünür olduk. Zaten birilerinin bu kitaptan rahatsız olmasının altındaki en büyük temel sebep, Çerkes meselesinin görünür olmasıydı. Yani İletişim gibi çok büyük, tanınan meşhur bir yayınevinin böyle bir kitaba, böyle bir söyleme yer açıyor olması onlar için rahatsızlık vericiydi. Niye? Biz kendi mekanlarımızda, kendi kurumlarımızda kendimiz yazıp kendimiz okuyarak yaşantımıza devam etmeliydik… Yok, şimdi artık biz onu kırdık. Biz kamusal alanda daha görünür olacağız. Meselelerimizi daha iyi anlatacağız, ifade edeceğiz. Ve diyeceğiz ki biz bu ülkenin birinci sınıf vatandaşıyız ve en temel haklarımızı istiyoruz, taleplerimiz var. Evet, dedelerimiz kadar taleplerimiz var. Çünkü biz o dedelerin torunlarıyız. Babalarımızın nesline bi çarpı attık, geçtik. Kayıp nesil. O dedelerin böyle torunlarının talepleri var. Güzel oldu, iyi oldu. İletişim Yayınları daha sonra yakın arkadaşım Caner’in (Caner Yelbaşı) tezini bastı. Türkiye Çerkesleri adında bir doktora teziydi. SOAS’ta, İngiltere’de yazılmış bir doktora tezini bastı. Şimdi geçen hafta haberini aldık. Ulaş Hocanın? (Ulaş Sunata) “Hafızam Çerkesçe” adında yeni bir kitabını bastı. Yani bu kitabın başarısı olmasaydı, diğerleri de çok zorlanırdı diye düşünüyorum. Ama yayınevi de gördü ki Çerkesler okuyor. Ya da Çerkes meselesi diğerleri tarafından da okunuyor. İlgi çekiyor. Evet, bizim anlatılacak daha çok meselemiz, daha çok hikayemiz var. O yüzden yazmaya çizmeye ve konuşmaya devam!
Teşekkür ederim. Bir imkan verdiniz.
Sogur Jankat: Rica ederim.
Elbruz Aksoy: Evet, kitabı biraz konuşmuş olduk. Kitap 2018 şubatında çıktı. Şuan neredeyse üçüncü yaşına gircek, 2021’de. İnanıyorum, bu minvalde yazılacak başka eserlerin de önünü açmış olur. Açsın da. Daha anlatılacak çokça hikayemiz var.





Yorum bırakın