Wazba Abdulkadir‘in Ketse Yasin Durmaz ile gerçekleştirdiği ve bir kısmı dergimizin 14. sayısında (Mayıs 2021) yayınlanan röportajın tam halidir sizlerle paylaşıyoruz.
Wazba Abdulkadir: Bir insanı hayatımızda konumlandırabilmemiz için o kişiyi önce tanımamız gerekir. Bu minvalde; Ketse Yasin Durmaz kimdir? Sizi nasıl tanıyalım?
Ketse Yasin Durmaz: Nasıl tanırsınız bilmiyorum ama, inşallah filmin sonunda iyi bilirsiniz.
1986, Düzce doğumluyum. İlk, orta ve lise eğitimim Sakarya’daydı. Lisan eğitimimi, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Fizik Bölümü’nde tamamladım. 2009 yılında Ankara’ya gittim. Çalışma hayatına ve aynı zamanda Gazi Üniversitesi’nde Yüksek Lisans’a başladım.
Ankara’dayken Cankat Devrim’in öğrencisi olma şansını yakaladım. Kendisinden ve Sefer Berzeg’ten ses kayıtları aldım. Kendi çapımda bir arşiv oluşturdum.
2012 yılında Sakarya’ya dönüş yaptım. 3 dönemdir Sakarya Kafkas Kültür Derneği’nde görev alıyorum. Yönetim kurulu üyesiyim.
2014 – 2015 yıllarında Düzce ve Sakarya’da Çerkes köylerini gezip; kültürün canlı şahitlerinden video kayıtlar alarak, Avrupa Birliği Bakanlığı destekli Zamanın Anlattıkları Belgeseli’ni hazırladım.
Dimag, Aydabir, Haçeş ve en son Mızağe gibi kültürel ve ulusal dergilere yazılarımla katkı sunmaya çalıştım.
Sakarya’da yaşıyorum. Özel bir ilaç firmasında çalışıyorum.
Wazba Abdulkadir: Çok genç yaşlarınızdan bu yana kültürümüz adına çaba gösteriyorsunuz: Yazdıklarınız, çektikleriniz… Sizce kültürümüz neden önemlidir? Neden toplumumuz, tarihimiz, kültürümüz adına enerji harcamalıyız?
Ketse Yasin Durmaz: Sefer amca’dan (Sefer Berzeg) bir gün ses kaydı alırken “İnsan önce kendi deresinde yüzmeyi öğrenmeli, kendi deresinde yüzmeyi bilmeyen; denizde, okyanusta yüzemez, boğulur.“ demişti. Bu cümle benim için kıymetlİdir. Bu cümle bir pencere olsun.
Diğer bir pencere de; Cankat Hoca’dan iki, üç yıl önce duyduğum bir cümle. Cankat Devrim “ Bu benim vazifemdİ. Kimse bana bu görevi vermemişti ama bu benim vazifemdi.” demişti.
Pencereleri biraz araladığınızda, sorduğunuz “Neden?” sorusunun cevabını da bulursunuz sanki.
İki cümleden de bazı kelimeleri alarak, yeni cümleler kurmak lazım. Ama yazıya dökülmüş, ama ses olmuş, söylenmiş ya da henüz iki forma da girmemiş, düşüncede kalmış cümleler… Fakat kurmak lazım bu cümleleri.
Hayatta kalmak vazifemiz olduğu için kurmak lazım.
Başkası için değil; kendimiz için.
Biraz önce verdiğim örneklerle belki biraz ters düşecek gibi görünse de Nietzsche’nin okuduğum bir kitabında “İnsan bir iyiliği kendisi için yapar.” gibi bir cümle geçiyordu. Cümleyi de şu şekilde örneklendiriyor. Karşıdan karşıya geçmeye çalışan yaşlı bir kadın gördüğünüzde, o kadına yardım etmek istersiniz. Ona yardım etmenizin altında sizin aslında ondan güçlü olduğunuzu göstermek vardır, diyor. Bu yüzden biraz ters düşecek gibi dedim. Psikoanalize meraklı olsam da, konu hakkında konuşabilecek kadar bilgi sahibi değilim. Ama sorunuzdaki “Neden enerji harcamalıyız?”a cevap olabilir. İnsan potansiyelini göstermek, kinetiğe çevirmek ister. Bir nevi bilinme arzusudur. Bunu yaparken de iyiliği kendiniz için yapmış olursunuz. Kendinize yaptığınız her neyse; zaten topluma da kültüre de bir şekilde yapılmış sayılabilir sanki.
Yani önce kendinizi var edebilmeniz lazım. Var edebilmek, ontolojik, derin ve iddialı bir tanım. Var edebilmekten kastım; tanımalı, bilmeli. Hatta bu kelimeler bile büyük kelimeler. Tanımaya, bilmeye çaba sarf etmeli diyelim. Zaferden değil, seferden sorumluluk mevzusu.
Herakleitos, kendimi aradım, diyor mesela. Bence kilit nokta bu. Kendini arayan peşi sıra birçok şey bulabiliyor. “ Vazifesini” bulabiliyor. Neyin kendisi olduğu ve neyin kendisi olmadığı da bu arayışın sonucunda şekilleniyor.
Cevabı, Melih Cevdet Anday’ın dizesiyle nihayete erdirelim. Anday, “Sağ salim geçtim kendimi.” demiş. Bunun için enerji harcayalım ☺
Wazba Abdulkadir: Biraz da toplumumuza kattığınız değerlere değinmek istiyorum. Mesela yönetmen ve yapımcılığını yaptığınız Zamanın Anlattıkları Belgeseli. Bu belgesel bize neler katıyor?
Ketse Yasin Durmaz: Muhakkak, yaparken bazı faydaları gözetmiştim ama belgesel şunu şunu katıyor demek benim için zor. Çünkü benim amaçladığım faydadan, katkıdan çok daha farklı bir şeyi, farklı bir gözle izleyen biri bulup, kendine bir şeyler katabilir. “Şey”ler dediğimiz kısım, işte imlaya kelama pek gelmeyen, zor şeyler ☺
“Muslukta akan suya inat tulumbadan su çekmek” diye bir tanım yapmıştım. Belgesel belki bize tulumba suyunun tadını bırakabilir. Bazen kumlu da gelse…
Bir de belgeselin CD kapağına ve YouTube’da olan videolarının altına şöyle bir not düşmüştüm: “Aynanın sırrı kaybolduğunda camdan farkı olmaz, size sizi gösterecek olan o sırdır.” Yine belki bir nebze o sırrı gösterir, belki içinde bulunduğumuz kaotik, karmaşık, girift durumdan bizi biraz çekip çıkartarak,, zamanı yavaşlatıp, bize bizi hatırlatır. Bunları diyebilirim.
Wazba Abdulkadir: Zamanın Anlattıkları Belgeseli’ni ilk izleyişim yıllar önceydi. Kim olduğumun farkında ama yine de bir arayışta olduğum 15-16 yaşlarımdaydım. Daha önce kültürüme dair -birkaç kısa belgesel haricinde- dans ve müzik videolarından başka bir şey görmemiştim. Bu çalışmanız benim gibi birçok gencin gönlünde Çerkeslik bilincini filizlendirdi. Şimdi gençlerimiz de toplumları hakkında bir kitap okusa, belgesel izlese, dünkü düşünceleri bugün değişebilir, kanaatindeyim. Bizde eksik olan bu olabilir mi? Gençlerimizin, çocuklarımızın kendini bulacağı filmler, belgeseller… Ne dersiniz?
Ketse Yasin Durmaz: Öncelikle ucundan kıyısından da olsa böyle bir filizlenmeye vesile olabilmek, ve bunu duymak mutluluk verici. Teşekkür ederim.
İzlenen, seyredilen filmlerin, belgesellerin, okunan kitapların, romanların, şiirlerin, dinlenen müziklerin insanların hayat tarzını şekillendirmede büyük yeri olduğuna ben de inanırım.
Bir film izledim, bir kitap okudum hayatım değişti cümlesi büyük bir cümle olsa da filmlerin ve kitapların düşünceleri geliştirdiği, değiştirdiği, düşüncelerin de zamanla yaşantınızı değiştirdiği muhakkak.
Benim için de Osman Çelik’in Genar serisinin yeri çok ayrıdır. İsmet Arasan’ın yönetmenliğini yaptığı, Tevfik Esenç’li “Son Sesler Belgeseli”, izlediğim ilk Nalmes gösterisi…
İnsan her an, bir önceki andan farklıyken; bunları okuduktan, izledikten, dinledikten sonra kimi hislerin, duyguların, düşüncelerin değişmemesi pek olası değil zaten.
“Bizde eksik olan bu olabilir mi?” soru kısmına gelince elbette yaptıklarımız yeterli değil. Bu, eksikliğini hissettiğimiz, eksik kaldığımız konulardan biridir, evet.
Bildiğiniz gibi Mayıs ayı Çerkesler açısından kimi travmatik büyük olayların meydana geldiği bir ay. Bu ayın başında anılan Gönen – Manyas Çerkes Sürgünüyle ilgili, sürgünün üstünden 97-98 yıl geçmesine rağmen hala bir belgeselimiz yok.
11 Mayıs 1918 Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, toplum tarihimizdeki en önemli dönüm noktalarından biri. Konuyla ilgili söyleşiler sempozyumlar yapılıyor olsa da yapılmış bir belgesel var mı bilmiyorum.
21 Mayıs 1864 başlı başına bir vakıadır. Didem Şahin’in No Sochi belgeseli haricinde sinematografik değer taşıyan, başka bir yapım var mı yine bilmiyorum. Benim aklıma gelmedi.
Eksiğimiz çok, benim şu an yaptığım gibi eksiklerimizi sayanlar yerine; eksiklerimizi tamam edenler biraz daha artar ve biraz daha görünür olurlarsa, inşallah o sayede gönlünde Çerkeslik bilinci filizlenenler de artar.
Wazba Abdulkadir: Belgeselinizde dikkatimi çeken noktalardan birisi de: toplumumuzda çocuğa verilen değer konusudur. Eskiden Çerkesler, odaya bir çocuk girince rahatlarını bozar ayağa kalkarmış. Buradan hareketle, Çerkes kültüründe çocukların sahip olacağı, hissedeceği değeri düşünemiyorum bile. Bir de günümüze bakalım. Çocukların yarısı değer görememekten ezilip büzülmüş, konuşmaya cesareti yok; diğer yarısı da kimseden değer göremeyince kendine fazlaca değer vermiş biraz egoistleşmiş ve toplumuyla alakası yok. Duyduklarınıza, gördüklerinize dayanarak Çerkeslerde çocuk yetiştirme hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Ketse Yasin Durmaz: Hepimizin duyduğu, bildiği temel olgu, çocuk; bireyin, anne- babanın değil, toplumun çocuğu oluyor. Eğitimini daha çok, yakın aileden alıyor. Ben pek öyle bir ailede yaşamadım. Sadece yazları köye gidebilme ve o ortamı yaşayabilme şansım oluyordu. Bu yüzden Çerkeslerin geleneksel çocuk eğitiminde gördüklerimden çok, duyduklarımı, yaşayanların anlatılarını aktarabilirim.
Sizin de belirttiğiniz gibi en yaygın anlatı çocuğa gösterilen saygı ve erişkin muamelesi. Bunun çocuğa özgüven kazandıracağı inancı hakim. Bireyin değil, toplumun evladı olmasının altında yatan neden de Çerkes toplumunun savaşlarla dolu bir yaşayışı olması da savaşta bir kayıp olduğunda çocukların babasız kaldım hissine kapılmaması içindir.
Yakın geçmişte savaşlar sona erse de çocuk yetiştirmede ana kaideler yine epey devam etmiş. Çocuk, öz babasının yanında amcasını, dayısını ve civarındaki diğer büyükleri de babası gibi biliyor. Hatta çoğu zaman öz babasından ziyade bu kişiler çocuğa yakınlık gösteriyor. Benim babam dedeme ilk kez askere giderken sarılabilmiş mesela. Hepimizin ailesinde buna benzer anlatılar mevcuttur.
Günümüzde durum biraz daha değişti tabii. Kalabalık aile yapısı kalmadığı gibi, çocuğuna biraz evvel örneklerini verdiğimiz gibi mesafeli ebeveynler de yok. Olmaması da bu çağda, çocuğun pedagojik gelişimi için daha hayırlı sanırım.
Ama şu meşhur “odaya bir çocuk girse dahi ayağa kalkılır” anlatımıza değinmek istiyorum. Bu cümle yabancılara karşı ve derneklerde hala popülaritesini devam ettirmektedir. Ben ortaokul zamanlarımdan beri derneklerin içindeyim. Bu cümleyi övgüyle kuranlardan, -çoğu dernek yöneticisidir- çocuk gelince ayağa kalkanların sayısının bir elin parmaklarını geçtiğini görmedim. Bu anlatı artık kalıplaşmış ve içi boşaltılmış durumdadır.
Olduğun gibi görünme ya da göründüğün gibi olma mevzusunda biraz problemliyiz biz.
Kültüre ait gelenekler; günümüzde hamasi hale gelmiş söylemlerle değil, yerinde uygulamayla işlerlik kazanır.
Wazba Abdulkadir: Bu çalışmaya sizi iten gücün “aidiyet hissi” olduğunu birçok yerde dile getirdiniz. Peki bu çalışmanın sizde oluşturduğu fikir ve his nedir? Bu projeden sonra neler yapmaya karar verdiniz veya neler yaptınız?
Ketse Yasin Durmaz: Aidiyet kavramından bahsederken, hoşuma giden ve pek çok yerde verdiğim bir örnek vardı. Termodinamiğin ikinci yasasına, “Entropi”ye atıfta bulunuyordum. Sorunuzu yine bu örnekle yanıtlamaya çalışayım.
Elimize bir buz alalım. Bir süre sonra buzun eriyip suya, suyun da zamanla buharlaşıp gaza dönüşeceğini biliriz. Gaza göre düzenli yapıdaki sıvının ve sıvıya kıyasla daha düzenli yapıdaki katının, bu olağan dönüşümü, düzensizliğin artması olayıdır; entropidir.
Elimizdeki buz eridiğinde, elimizi artık aynı şekilde ne kadar tutarsak tutalım, su tekrar buza dönüşmeyecektir. Şimdi buz erirken ve elimiz donarken bize o buzu attırmayan, tutturan bir şey var. Burada buzu en genel anlamda “Çerkeslik” kelimesiyle eşleştiriyorum. Dil deyin, xabze deyin, folklor deyin fark etmez.
Elimizdeki Çerkeslik yavaş yavaş erirken, bu eriyişi görürken ve bu süre zarfında elimiz donarken, bize bir şey onu tutturuyor. En kolay tanım olarak “aidiyet”i bulduğum için aidiyet diyorum. Fakat bence çok daha derin bir şeydir. Pek tanımlanabilir bir şey de değil. O yüzden ben böyle durumlarda Ludwig Wittgenstein’ı dinliyorum. Wittgeinstein, “Konuşulamayan üzerine susmak gerekir” diyor.
Sorunuzun ikinci kısmına gelecek olursak; Projeden bir iki yıl sonra “Zamanın Anlatamadıkları”nı yapmaya karar vermiştim. Yine Düzce Adapazarı’nda bu sefer Çerkeslerin cumhuriyetin ilk yıllarındaki yaşadığı kimi olaylar, anlatılamayanlar, anlatılmaya çalışılacaktı ama biraz benim tembelliğim, biraz büyüklerimizin çekinceleriyle sürekli ertelendi. Çekemiyoruz, en azından yazalım dedik. Mızağe’nin bir sayısında yer verdik. Şimdi de araya pandemi süreci girdi. Hala vazgeçmiş değilim ama çok da üstüne düşemedim bir türlü.
Wazba Abdulkadir: Bir 21 Mayıs’ın daha kıyısından geçtik. Bu tarih size neler düşündürüyor? Sürgün ne şekilde anılırsa, Çerkesliğin korunması ve yaşanması amacına fayda sağlayacaktır?
Ketse Yasin Durmaz: Sorulara; şu, şudur diye cevap vermek yerine, belki biraz bazı şeyler havada kalsa da imgelerle, soyut örnekler vermeyi daha çok seviyorum. Bunun daha düşündürücü olduğunu düşünüyorum. Yine bu şekilde ilerleyelim bu sorunuzda da.
Ben felsefeye biraz meraklıyım. Dil felsefesi alanında da okuma yapmayı seviyorum. Dil felsefesinde varlığın dört haliyle alakalı bir kavram var. Dört varlık meselesi diye geçiyor.
Bunlar; Vücud-u Ayni (kelimenin kendisi, özü), Vücud-u Hatti (kelimenin yazıdaki yeri), Vücud-u Zihni (kelimenin zihinde oluşturduğu yeri, kavramı) ve Vücud-ü Lafzi (kelimenin söylendiği hali) anlamlarıına gelmektedir ve aslında hepsi birbirinden farklıdır.
Şimdi, 21 Mayıs dediniz, 21 Mayıs dediğimiz zaman; bu söylem, zihnimizde bir şey oluşturuyor. Bu oluşan imaj herkeste farklılık gösterebilir. Bu farklılık zamana ve mekana göre de değişebilir. İnsanlara bir kelime sunuyorsunuz ve insanları bir tarihle, bir soykırımı, anlamaya, hissetmeye, düşünmeye davet ediyorsunuz. Bu aslında hiç kolay değil.
Ne şekilde anılırsa anılsın, hiçbir zaman Vücud-u Ayni ( kelimenin kendisi, özü) dediğimiz kısmını yakalayamayacağız. Yaşamadığımız bir şeyi tanımlamak ve anlatmak belki mümkün ama o hislere ortak edebilmek çok zor.
Biz soykırıma uğrayanların torunları olarak 21 Mayıs’ı sadece yazıda ve söylemde oluşturabilme kabiliyetindeyiz maalesef.
Bunlar dışında elbette yer ve zaman bakımından sürgünün, soykırımın anılması kısmıyla ilgili fikirlerim var. Bence hafızada yer edebilmesini güçlendirmek adına 21 Mayıs, muhakkak gününde, 21 Mayıs’ta anılmalı.
Konsolosluk önünde protestoların özelde kişiyi, genelde bizi daha diri tutacağını düşünüyorum. No sochi eylemlerini, o zamandaki diasporanın reflekslerini hatırlayın. Üstünden çok bir süre geçmemesine rağmen şuan bizde bir atalet mevcut. Bunu kırmamız gerek.
Düzce’de yaşanmış bir örnek vereyim. “Zamanın Anlatamadıkları”nın konusu bu. Ama buraya da uygun düşecektir. Düzce isyanından sonra Kaymakamlık binasının önünde bulunan çınar ağaçlarında bir çok Çerkes’in idamı gerçekleşir. Daha sonra da çınar ağaçları kesilir. Çünkü çınar ağaçları size, sizi ve Çerkesleri idama götürenleri hatırlatacaktır. Bu yüzden kesiyorlar o çınarları.
Atalarınızı denize bakarak anabilir, yad edebilirsiniz. Kefken’deki anma törenlerine karşı değilim. Hatta keşke Anzakların Çanakkale’de gerçekleştirdikleri şafak ayini gibi, o muntazamlıkta gerçekleştirebilsek. Ama bunlar seremonidir.
Sizi soykırıma uğratanlarla, soykırımın muhatabıyla denize bakarak hesaplaşamazsınız. Bu hesaplaşma içsel bir hesaplaşma olsa bile.
Bu sebeplerden ötürü ben Rus Konsoloslukları önündeki 21 Mayısları daha kıymetli buluyorum.
Wazba Abdulkadir: Adettendir, hayatta bir başarısı olan insandan tavsiye istenir. Biz gençlere ne önerirsiniz? Enerjimizi nereye, nasıl harcayalım?
Ketse Yasin Durmaz: Estağfirullah; öneride, tavsiyede bulunacak bir konumda değilim. Eski bir Apsuwa duası var. O duayla temennide bulunabilirim.
“Yüce yaradan üstünüze düşeni ve size yakışanı yapmak için; sizlere iç ısınması ve gönül isteği versin.”
Yer yüzünüz yeşil, gökyüzünüz berrak olsun.
Teşekkür ederim, değer verip, konuk ettiğiniz için.





Yorum bırakın