Gerige Talha‘nın Nezer Hamit Yüksel ile gerçekleştirdiği ve bir kısmı dergimizin 19. sayısında (Eylül 2021) yayınlanan röportajın tam halidir sizlerle paylaşıyoruz.
KISA ÖZGEÇMİŞ
Nazar Hamit Yüksel, 1964-Kayseri-Pınarbaşı-Methiye Köyünde Kaberdey bir ailede doğdu. Türkçeyi okulda öğrendi. Kamuda çalışırken sosyoloji lisansını Selçuk, yüksek lisansını da Erciyes Üniversitesinde bitirdi. Emeklilik sonrasında Çerkes Dili ve Edebiyatı alanında; Çerkesçe (Kabardey diyalekti) Öğretmenliği eğitimini Nalçik, yüksek lisansını Düzce ve doktorasını da Erciyes Üniversitesinde tamamladı. İlgi alanları; Online Çerkesçe eğitimi-öğretimi, etnik sosyoloji: din-dil-gelenek ilişkileri ile Çerkes Edebiyatıdır. Xeku’deki ve Türkiye’deki Çerkesler, Çerkes Din adamları, Çerkesçenin Rusya’daki tarihsel süreci ve gelişimi üzerine çeşitli makaleleri yayınlandı, uluslararası webinarlarda tebliğler sundu. Nisan-Ağustos 2021 tarihleri arasında da Moskova’daki University Higher School of Economics (HSE) de Batı Kafkasya (öncelikle Çerkes) dil külliyatının geliştirilmesi projesinde danışman ve araştırmacı olarak post doktora çalışmasında bulundu.
Gerige Talha: Topluma katkı sunan bir insansınız. Hamit Yüksel sizin gözünüzden kimdir? Kendinizi hangi sıfatlarla tanımlarsınız?
Nazar Hamit Yüksel: İnsanın kendinden bahsetmesi kolay değildir. Çünkü ya üstü örtülü yada açıkça kendini över. Topluma katkı sunuyor muyum? Sunduğumu zannediyorum. Ama somut olarak bunu söylemek için çok erken. Yaptıklarınızın etkisi zamana bağlıdır. Bu etki 3-5 yıl içinde görülebilir, dijital çağda ise çabucak olur. Kendimi sıfatlarla tanımlamaya gelince: Sevdiğim ve sevmediğim özelliklerimi söylersem sıfatlarım da ortaya çıkar galiba. En sevdiğim yönüm sabırlı olmam. Bir işi kafama koyduysam Allah’ın izniyle sonuna kadar götürür, zorluğuna göğüs gerer, bardağa dolu tarafından bakarım. En sevmediğim yönüm ise insanları kendim gibi görüşüm. Daha doğrusu şöyle: Önce insanlara 100 puan veririm; zamanla azaltırım. Bu kötü bir şey aslında. İnsana bakıp hak ettiği değeri verdiğinizde siz de hak ettiğiniz değeri buluyorsunuz. Ama ben insanlara gerekli-gereksiz çok değer verdiğimi düşünürüm. Bu yönümü sevmiyorum çünkü Adıge (Çerkes) toplumunda doğup büyüdüyseniz bir şekilde insanları hep bardağın dolu tarafında görürsünüz. Ki geçmişimizi, aile yaşantımızı, hayal kırıklıklarımızı, sevinçlerimizi, yaşadığımız toplumsal ve kişisel travmalarımızı vs. biriktirdiğinizde ister istemez sabırlı olmak zorunda kalıyorsunuz ve hayata 3-0 geriden başlıyorsunuz. Yapacaklarınıza çok dikkat etmelisiniz… Bir de şöyle bir inancım var, hayatımda sevdiğim bir yön olarak: Hayal ettiğim her şeyi Rabbim bana nasip etti. Hayalimde sınır olmadığı için geç ve güç de olsa hayalimdeki her şeye kavuştum. Yakın çevreme de şunu söylerim: Hayallerinizin gerçekleşmemesi diye bir şey söz konusu olamaz. Bu konuda bir bilim insanının ünlü bir sözü vardı: “Hayatınızın önüne koyacağınız bir değeriniz yoksa hayatınızın da bir değeri yoktur.”. Kendimden biraz fazla bahsettim galiba. (Tebessüm eder.)
Gerige Talha: Pandemiyle birlikte ‘’online’’ dil kursu başlatan ilk kişisiniz. Dil başta olmak üzere, çeşitli konularda online platform kullanımının Çerkesler açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sizce salgın sonrasında da Çerkesler, bu teknolojik kolaylığı lehlerinde kullanmayı sürdürebilecek mi? Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Şimdi mütevazı olmaya gerek yok, hakikaten online Çerkesçe dil kursunu bütün dünyada ilk başlatan benim. Buna da bir arkadaşımın, Wotey Yumar’ın “Bize kurs verir misin?” demesiyle başladım. Dernekle de duygusal bir bağım vardı ama çok fazla bir organik bağım yoktu. Organik bağdan kastım: çok fazla gidip geldiğim yoktu. Arada sırada yazar arkadaşlar gelirse onların kitaplarının imzalarına falan gidiyordum.
Her zaman için hangi şehirde, ülkede yaşıyorsak yaşayalım Adige toplumu en ön plandadır. Dolayısıyla sağ olsun Wotey Yumar’ın teklifiyle diyeyim Kayseri Kafkas Derneğinin de o dönemki yönetimindeki arkadaşlar içerisindeki Wotey İbrahim’in, o zamanki dernek başkanı Thakyaho Kenan’ın da ısrarları üzerine başlatmış olduk.
İşin doğrusu online kursun o kadar tutacağını da zannetmiyordum. Yani beklentimizde 3-5 kişi gelir, 3-5 kişi ile biz olayı götürürüz diye düşünüyorduk. Ama duyuruyla beraber başlarken yaklaşık 50’yi bulmuştuk. Ondan sonra üç ay içinde 300’e kadar çıktı. Kesintisiz tam bir yıl, 1300 saatlik, 06-65 yaş aralığındaki katılımcılarla 21 ayrı gurubun oluşturulduğu bir Adigebze Online kursu oldu.Ve keyifli oldu, yani katılımcıların gözlerindeki o Çerkesliğe, Çerkesçeye ve Çerkes olmanın verdiği duyguya, o gözlerindeki ışıltıya hayran kaldım ve bu benim için büyük bir enerji kaynağı oldu. Bir de kursun şöyle bir özelliği vardı: Her yaş grubuyla ve Çerkesler’in yaşadığı dünya üzerindeki yaklaşık 16 ülkeden farklı farklı, Çerkesçenin yanında ya da Çerkesçeyi hiç bilmeden o ülkenin dilini kendine anadil edinmiş birçok insanla muhatap olmak ve onlarla bir ortaklıkta buluşmak, bu çok büyük ve keyif verici bir şeydi ve kendimi çok şanslı addediyorum o anlamda. Hiç kimsenin ulaşamayacağı bir ortama düştüm, yani bir roman yazmaya kalksanız ve bütün karakterlerini kurgulasanız o kadar karakter bulamazsınız. Hayalinize sığmaz diyeyim. Çok güzel insanlardı, çok keyifli geçti. Onlar yeterince öğrendi mi bilmiyorum ama ben onlardan çok şey öğrendim.
Sorunun diğer bölümüne geçeyim.
Çerkesler’in şöyle bir özelliği var. Bizim vakıf olduğumuz tarihi içerisinde Çerkesler, hangi dönem olursa olsun o dönemki genel geçer teknolojik, iletişimsel yani o dönemki toplumların kullandığı her şeyin en iyisini kullanmışlar. Yani atın en iyisini yetiştirmişler. Kıyafetin en ergonomik olanını ve en güzel, estetik olanını taşımışlar. Silahın en gelişkin olanını kullanmışlar. Mesela kamanın geçmediği ya da mızrak veya okun saplanamadığı kıyafetleri bile üretmişler zamanında. Çerkesler’in dünya var oldukça kaybolmayacak en büyük özelliklerinden bir tanesi dönemin bütün gelişmişliğine ayak uydurabilmesidir. Pandemi dönemine de bizim adapte olmamızın en büyük sebebini ben bunda buluyorum.
Bunu ben kendime çok sordum. Hatta ben bazen derslerimde ya da webinarlarda şunu söyledim. “Belki de pandemi bizim lehimize oldu.” Evet kaybettiklerimize Rabbim rahmet etsin mekanlarını cennet etsin, pek çok güzel insanımızı kaybettik pandemiden dolayı ama bir şekilde pandeminin bize pozitif yansıdığını düşünüyorum.
Online eğitim bize Çerkesçenin bütün Çerkesler’in dili olduğunu, tek bir ülkede hapsedilemeyeceğini, Çerkesçe öğretiminin de herkes tarafından yapılabileceğini, Çerkesçenin seçkin, çok dar bir çevrede kullanılan bir “hava atma’’ sebebi olmayacağını, Çerkes olan herkesin ya da Çerkes olmayıp da Çerkesçeye ilgi duyan herkesin rahatlıkla ulaşıp öğrenebileceği ve işlevsel olacağını gördüğümüz, hayatımızın içinde onu hissedebileceğimiz, müzik, edebiyat, özgürlük, bilim, sanat gibi her alanda kullanabileceğimiz bir şey olduğuna inandırdı.
Bu pandemi sonrası yüz yüze eğitimler başladıktan sonra da daha fazla sürecektir. Mesela Göksun derneği Çerkesçe için yüz yüze eğitim başlatıyor. Hatta ilanı da çok hoşuma gitti. “Çerkesçe bilenlere kiril alfabesinde okuma-yazma öğretiliyor’’ diyor. Aslında hoş bir çalışma. İlanı hazırlayan akıllıca hazırlamış. Diğer kurs başlatan dernek ve kuruluşlar lütfen alınmasınlar, darılmasınlar. Bütün Çerkesçe öğreten herkes benim başımın tacıdır. Öğrenen de öyle.
Bizim şu anda bilimsel anlamda hiç Çerkesçe bilmeyen insana nasıl öğretilebileceğini de bulmamız lazım. Yani ona yabancı dil olarak Çerkesçe öğretilmesinin kapısını aralamamız gerekiyor. Elimizde bunlara adapte edilebilecek, dönüştürülebilecek çok fazla doküman var ama bu dokümanların hiçbiri şu anda hiç Çerkesçe bilmeyenlere Çerkesçe öğretilebilirin direkt karşılığı değil. Ben bunun arayışı içerisinde oldum. Adigebze online katılımcılarını ilkin guruplar halinde sınıflandırdık. Hiç bilmeyen, bilen, az bilen, konuşabilen, anlayan şeklinde çeşitli kategorilerde kursu başlattık. Dolayısıyla Göksun derneği böyle bir kayıt koyuyorsa bu akıllıca, bilinçlice bir şey.
Çerkesçe bilen, konuşabilen insanların ilk etapta hızlıca okuma yazmayı öğrenmesi lazım. Onlar okuma yazma öğrendiği zaman Çerkesçe’nin dolaşımda olması daha fazla, daha kolay olacaktır ilk etapta. Buna, diğer Çerkesçe öğrenmek isteyenlerin maruz kalması daha fazla olacaktır. Bizim ilk etapta Çerkesçe bilenlere öğretmemiz bunu sağlayacaktır. Kolay mıdır? Hayır.
Çerkesçe bilen, konuşabilen bir insana hiç bilmeyenden daha zor öğretirsiniz. Ona da kendine göre eğitim süreci içerisinde farklı şeyler uygulamak zorundasınız. Çerkesçe kolay öğrenilen bir dil aslında, zor kelimesini kullanmamam gerekiyor.
İnşallah pandemi sonrasında da her Çerkesçe kursu kendine kendi yolunu seçerek devam ettirecektir ben buna inanıyorum. Her zaman için Çerkesler, sosyal medya olsun diğer internet araçları olsun hemen hemen her teknoloji kolaylığını kendi lehlerine çevirebiliyorlar.
Son 10 yıla kadar Çerkes toplumunun şöyle bir handikapı vardı. Çerkesler’in toplumsal yapısından kaynaklanan büyüklere karşı bir saygısı var. … Osmanlı bunu bildiği için Çerkesleri ülkesinde iskan ederken her köye bir Pşı yerleştirdi. Çünkü Osmanlı biliyordu. Osmanlının toplum bilimcileri vardı. Toplumu analiz ediyordu. Şu anda ülkemizin öyle insanları yok maalesef. Osmanlının hinterlandı içerisinde sayıları 100’ü bulan halk vardı ve sayıları 100’ü geçen geleneksel yapıya sahip coğrafyaya sahip yerler vardı. Buralardaki sükuneti, adaleti, toplumsal refahı sağlamak kolay bir şey değil, akıllıca bir yönetim gerektirir. Dolayısıyla Çerkesler için her köye bir pşı yerleştirdi ve o köyde tüm sorunları pşı hallediyordu.
Osmanlıda o şekilde yaşadık. Faydasını da gördük, zararını da gördük. Cumhuriyete geçtikten sonra dünya kadar kaybımız oldu.
Ben mesela Maykop radyosunu ilk duyduğumda, hiç unutmuyorum, kış günüydü. Sabah kalkar, sobanın üstünde pişmiş süte küçük küçük ekmeği doğrar, babaannemle yerdik. Ondan sonra eğer fırtına yoksa evden dışarı çıkardım. Göz gözü görmeyecek kadar fırtınaysa çıkarmazlardı çünkü kaybolma ihtimalimiz %100. Kışın çok güzel kar yağardı, o günleri özlüyorum şahsen. Ama hava güzelse hemen en yakın komşuya giderdik. Bizim yaşıtımız çocuk varsa onunla oynardık. Ne pişirdilerse acıktığımızda yerdik. O evden dışarı çıkmazdık. Çıksak da düzgün eldivenimiz olmadığı için elimiz donardı. Yine de karın soğuğunu hissetmek güzeldi.
O şekilde gittiğimizde komşumuza Maykop radyosu olduğunu söyledi. Maykop’u da hayatımda duymadım, ne olduğunu da bilmiyorum. Açtık. Bizim alışageldiğimiz Kabardey Diyalekti’nin dışında bir ses duyuyorum. Şok oldum. Zaten Türkçeyi yeni yeni öğreniyorduk. Ama radyoda Çerkesçeyi duymak bana şunu çağrıştırmıştı: “Çerkesler de radyoda sesi çıkacak kadar bu dünyada varlar.’’ dedim. Başka insanlar da var. Sonra sormaya araştırmaya başladım. Nerde? Ya komünistmiş, Rusmuş falan filan … ne acaba? Babaanneme sorardım. Ne diyeceğini bilemezdi.
Duvarda dedemizden kalma at koşum takımı asılıydı. Bizim sülale armamızın olduğunu oradan gösterdi hemen babaannem. Tahta divan üzerinde ayağa kalkınca o duvarda olanlara anca yetişirdim. Demek ki çok küçüktüm, 5-6 yaşlarındaydım o zaman. Odanın bir tanesinde kocaman bir yün kilim duvarda boydan boya asılıydı. O kilim üzerinde de yamçı haricinde her şey asılıydı. Yamçı da herhalde birine ödünç verilip oradan dönmeyen, kaybolan bir şeydi.
Hatta amcam, Dedem Nazar İsa’nın ona anlatmış olduğu bir olayı bize de aktarmıştı. Bolşevik ihtilali oluncaya kadar ya da gümrük kapıları kapanıncaya kadar bizim köyden bir tanesi sürekli Xeuk’a gidermiş. Senede 2 defa gider gelirmiş atıyla. O gelirken Xeuk’teki vunegoşlarımız babama ayakta durabilen bir yamçı göndermişlerdi dedi. Ve ben o yamçının hala özlemini yaşarım. Nerde kayboldu nasıl oldu bilmiyorum ama.
Dolayısıyla bizim şu anki toplum önderlerinin bazı boyutta kendilerine gelmeleri gerekiyor. O toplumsal yapı içerisinde bizim gerek o zamanki dünyadaki siyasal konjonktürden olsun Türkiye’nin durumundan olsun Xeuk’la bizim bağımız çok kopuk geçti. Onlar da Türkiye’den çok zayıf bir şekilde bilgi aldıklarını, 1950’lerde ilk bir yazarın geldiğini, 60’ta birinin geldiğini, 70’te Hafitse Muhammed’in gelmeye başladığını, ondan sonra Hafitse Muhammed’in karşılığı olarak da buradan İzzet Aydemir, Fahri Huvaj, Necdet Hatam, daha sonra Kuşha Doğan’ın gittiğini, arada bir git gellerin başladığını ve o zamanki SSCB’nin istediği şekilde bir diyalogun başlatıldığını ve bunun da kapalı devre süregeldiğini söylediler, ta ki son 10 yıla kadar. Ama son 10 yılda ne oldu?
Son 10 yılda her şey açığa çıktı artık. Facebook’a bir cümle yazdığınızda yüzlerce insan görüyor. Çerkesçe yazarsanız Çerkesçe bilenlerin tamamı okuyor. Dolayısıyla Xeuk ile Xexes arasındaki bağlantı, şimdiye kadar o bağlantıyı yapan insanlar ve o bağlantıyı yapan insanların arka planındaki güçlerin ben etkisini yitirdiğine, git gide de yitireceğine inanıyorum.
Bizim sosyal medyayı daha akıllıca kullanmamız gerekiyor. Mesela şu anda Xeuk’te yani Rusya Federasyonu içerisinde Rusçanın dışındaki ana dillerin yani toplumsal dillerin hiçbirinin öğretimi serbest değil. Özellikle Çerkesçe’nin öğretimi tamamıyla devletin kontrolünde ve bunu sıkı sıkıya bağlayan bir yasa çıkartıldı. Yasada “Sadece benim izin verdiğim insanlar Çerkesçe öğretebilir’’ diyor. Bu tamamen Çerkesler’in kontrol altına alınmasıdır. Bunu Diasporaya yani Xexes’e de yansıtacaktır, yansıtıyor da.
İnternet ortamıyla ilgili şöyle küçük bir örnek vereyim. Ben Adiga ITV’de Çerkesçe dersleri hazırlıyorum. Şimdiye kadar 20 ders hazırladım. Derslerin izleyicisi 4200’ü buldu. 1000’in altından başladı, 4200’e kadar gitti. Erişim 10000 civarında. Vatandaş videoları otobüste, metroda giderken, bir yerde otururken, birini beklerken açsa 15 dakikada izleyebileceği şekilde. Dilerim benim yaptığımın 100 katı kadar daha iyisi de yapılır. Ben çok mutlu olurum bundan. Sizler de yaparsınız. İlla benim yaşımdaki insan yapar değil. Sizler daha güzel, özgün şeyler bulursunuz.
Gerige Talha: Çerkes dilinin, Çerkes varlığını korumadaki öneminin farkında lakin sosyal hayatında Çerkesçe ile haşır neşir olamadığı için kendisini dil konusunda yeterince geliştiremeyen gençlerin yüreklendirilmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Onlara bu hedeflerine yönelik uygulayabilecekleri hangi metotları önerebilirsiniz?
Öncelikle bu güzel soru için çok teşekkür ederim. Gençlerimize öncelikle vereceğimiz şey: Önce Adige olmak. Peki bunun anlamı nedir? Hangi ideolojik dünya görüşüne sahip olursa olsun hepsine saygım sonsuz; her insan kendine münhasırdır, herhangi bir duygu ve düşünceyi yaşamada hürdür. Saygı duymalıyız çünkü buna Yaradan izin vermiş, biz -haşa- Yaradan’dan daha mı büyüğüz ki ona karşı çıkacağız. Seçme iradesi vermiş, bu özgürlüğü tanımıştır. Dolayısıyla bir kişi önce Adige olursa hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, Adigeliğini ön planda tutacaktır. Gençlerin yapması gereken: Önce öz etnik aidiyetini sağlam bir şekilde inşa etmek. “Ben neyim? Neye hizmet ediyorum? Dünyada etnik kökenim, etnik varlığım, geldiğim aile, taşıdığım isim, yaşadığım coğrafya ya da organik/ontolojik olarak bağlı olduğum, kendimi ait hissettiğim neler var?” Önce bunları sorgulamalı. Bunlar içinde Çerkesliği, Çerkes dilini, Çerkes geleneğini, Çerkes müziğini, Çerkes giyim kuşamını, Çerkes yemeğini, Çerkeslere ait bütün değer yargılarını tek tek benimsedikten sonra kendince bir kişilik oluşturmaya başlayacak. Kişilik oluştuktan sonra ise şu sorgulama gelir: Dil nedir? İnsanın duygu ve düşüncelerini ses yoluyla anlattığı ve bunu karşısındakine ilettiği en önemli araçtır. Mesela ben şimdi isterdim ki sizle bu söyleşiyi Çerkesçe yapayım ama tekrar tercüme etme işine koymamak, sizin işinizi zorlaştırmamak için bu şekilde gerçekleştiriyoruz. İnşallah bir süre sonra Çerkesçe konuşup, Çerkesçe basılan dergi ve yayın organlarımız olur.
Çerkesliği benimsedikten sonra Çerkesçe öğrenimi kadar kolay bir şey yoktur çünkü sevdiğiniz her şeyi çok kolay öğrenirsiniz. Sosyal medyada birçok Çerkesçe materyal var: İnstagramda, twitterda, linkedinde, facebookta, youtubeda… Bunlar çok hoşuma gidiyor. Çerkesçe’nin öğrenilmesi çok kolay yeter ki isteyin. Öncelikle gençlerin duygusal anlamda, “Benim neden Çerkesce öğrenmem gerekiyor?” sorusunun altını doldurması gerekiyor. Buna şöyle bir örnek vereyim. Online Çerkesce öğrenim kursuna katılan bir hanım kızımızdan dinlemiştim. Bu kardeşimizin İngilizcesi de Türkçesi de süper. Bu kızımız yurtdışına Erasmus ya da herhangi bir programla bir yıllığına kursa gidiyor. Gittiği yerde dünyanın her tarafından gelmiş öğrenciler var. Her bir öğrencinin kendi ülkesini dil ve kültürünü tanıtabileceği bir gece düzenleniyor. Herkes sırayla öz etnik dilini konuşabiliyor, kültürel örnekler verebiliyor, yaptığı yemeklerden örnekler sunabiliyor, oyunlar oynayabiliyor vs. Sıra bizim kıza geliyor. “Sen de bize Çerkesçe bir şey söylesene.” demişler. Kız diyor ki: “Dondum kaldım, bir kelime bile Çerkesçe bilmiyordum.” O zaman büyük bir yanılgı içerisinde olduğumu başka dilleri en iyi şekilde öğrenirken neden kendi anadilimi öğrenmediğimin burukluğunu hissettim ve sonrasında bir arkadaşın hazırladığı Çerkesçe öğreten web sayfasında yer alan kitapları indirdim ve oturup Çerkesçe’yi öğrendim diyor.
Hep kaba bir örnek verilir: Bir Alman ve bir Türk bir araya geliyor. Türk, “Ben domuz eti yemiyorum.” diyor. Alman, “Neden yemiyorsun?” diyor. Türk, “Ben Müslümanım.” diyor. Alman sorular soruyor: “Peki namaz kılıyor musun?” “Hayır.” “Oruç tutuyor musun?” “Hayır.” “Hacca gitmeyi düşünüyor musun?” “Hayır.” Alman, “E sen Müslümanım diyorsun ama Müslümanlık sadece domuz eti yememek mi? Benden farkın yok sadece domuz etinde ayrılıyoruz.” diyor. Yani “Çerkesim.” dediğinizde onun müziğinden keyif alıyorsunuz, yemeğinden keyif alıyorsunuz, insanların tutumundan keyif alıyorsunuz, kendinizi farklı görüyorsunuz, bir övünç kaynağı etnik olarak. Ama ona ait, onu gerçekten tanımlayan dilden kendini uzak tutuyorsun. Bu ne büyük çelişki.
Adigebze öğreniminde/öğretiminde mevcut materyalleri eline alacak, hangi materyal daha uygunsa onu kullanacaksın. Benim hazırladığım “Adiga ITV” derslerinde de hep öğrenci dönütlerine dikkat ettim. Sorarım: “Nasıl gidiyor? Dersim anlaşılır mı? Koyduğum videodan ne anladın?”. Bunun içinde dilin kendisi var, kültürü var. Dil aynı zamanda bir kültür ve duygu aktarımıdır, kimlik inşasıdır. “Gencim.” diyen insanlar, öncelikle bütün duygularını bir kenara koyacak çünkü Adigabze Allah’ın haram kıldığı bir dil değil. Dünyadaki bütün diller kadar meşru/masum bir dil: Konuşulabilir, güçlü, zengin, sosyo-kültürel anlamda en üst düzeyde yaşamış/yaşayan bir toplumun dili. Çerkesçe ile anlatamayacağın, ifade edemeyeceğin hiçbir şey yok.
Bana 1-2 yıl önce Çerkesçe’yi tanımla deselerdi söyleyeceklerim 3-5 cümleyi bulmazdı. Şimdiyse 1 saat konuşabilirim. Söyleşinin başında da söylediğim gibi ben öğretiğimden çok kendim öğrendim. Ne öğrendim? Çerkesçe’nin gücünü, bilimsel alanda kullanılabilirliğini gördüm. Ve bütün öğrencilerime de bunu yansıtmaya çalıştım. Çerkes olsun olmasın, herkesin bu dilin günümüz şartlarında kullanılabileceğini görmelerini istedim. İstanbul’un en önemli lisesinde öğrenim gören bir yeğenim, bir yıl boyunca kesintisiz derslere katıldı ve sonunda şunu söyledi: “Hamit amca, Çerkesçe’nin bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordum. Ben Almanca’yı, İngilizce’yi ve Fransızca’yı çok iyi biliyorum. Onlardan kalır yanı yok.” dedi. Çünkü Çerkesçe’yle her şeyi anlatabiliyorum. Örneğin; Çerkesçe’yle fizik dersi anlatabiliyorum ki zaten yeğenim onun Almanca’sını da okumuş, Fransızca’sını da okumuş ama onu Çerkesçe ifade ettiğinde, çocuğun kafasında hepsinin üstüne çıkıyor Adigebze. Çünkü çocuk anneannesinden, dedesinden, annesinden, benden duyuyor. Onunla gurur duyuyor. İşte bu duyguya geldiğin zaman Çerkesçe öğrenmemen için hiçbir sebep yok.
Ama şunu da belirtmeliyim ki: Birçok sivil toplum kuruluşunda vitrinde olan birçok kişi, Çerkesçe’nin bu gücüne inanmıyor. İnanmadığı içinde ilk etapta Çerkesce öğrenmek niyetiyle kendileriyle kontak kuranlara en büyük zararı onlar veriyor. Çünkü inanmadığımız bir şeyi anlatamazsınız. Belki hikâyeyi duymuşsunuzdur: Mezhep imamlarından bir tanesine bir gün bir çocuk getiriyorlar ve diyorlar ki, “Bu çocuk gece gündüz hurma yiyor, başkada bir şey yemiyor, sebebi nedir? Bulamıyoruz lütfen vazgeçirin” İmam, “Ben size yarın cevap vereyim.” diyor. Ebeveyni ile çocuğu gönderiyor. Ertesi gün geliyorlar. İmam, çocuğu güzelce oturtup hurmayı aşırı yemenin zararlarını anlatıyor, çocuğu ikna edip gönderiyor.” İmama soruyorlar, “Ey büyük zat neden dün cevap vermedin.” İmam, “Dün ben çok fazla hurma yemiştim, çocuğa fazla hurma yemenin zararını nasıl anlatabilirdim?” diyor. Yani sen Çerkesçe’nin gücünü hissetmezsen, geleceği olduğuna inanmazsan karşındakine de anlatamazsın.
Adiga ITV’de kurslara başlamadan önce tanıtım için 1 dakikalık reklam hazırlamıştım anında 1500 kişi izledi. Çünkü bir dakikada Adigebzenin ne olduğunu, Çerkesler için ne ifade ettiğini ve kolayca öğrenilebilecek bir dil olduğundan bahsediyorum. Hemen her Çerkesin söylediği “Vah vah kayboluyoruz” demiyorum tanıtımda. Çerkesçe dert yanacağımız, ondan aşağılık kompleksi duyarak bahsedeceğimiz bir dil değil, onunla gurur duymalıyız. Dert yanmak çözüm değil. Bu yolla yalnız negatiflik katarsın, bardağın boş tarafını görürsün, hep eksiklik hissedersin, aşağılık kompleksine girersin, o işle uğraşan kişilerin de enerjilerini aşağı çekersin. Ben, “Bir kişinin yüreğinde Adigabze kıvılcımını tutuşturabildiysem ne mutlu bana.” diyorum. Muhatap olduğum 300 kişi içinden, derslerin %60-70’ine katılan 234’üne sertifika verdim. İçlerinde bazıları vardı; haklı gerekçelerle derslere çok az devam edebilen, Şöyle dönütler geldi onlardan sertifikaları ellerine ulaşınca: “Beni utandırdın, beni şevklendirdin, beni motive ettin. Ben Çerkesçe’yi öğreneceğim ve bunu gerçekten hak edeceğim.” Şeklinde. İstediğim de buydu zaten, adımın geçtiği, imzamı attığım bir kağıt parçası dağıtma derdinde değildim. Derdim; o kırılmış, buruk, travmatik Adige kimliğinin inşasını, tedavisini sağlayabilmekti. Bunu önce kendimde yaptım. Kendim Adigabze’yi benimsedikten sonra rahatlıkla o insanlara da aktarabildim.
Özellikle gençlere önderlik yapacak, gençlerin takip edeceği insanların bu travmatik yapıda olmaması lazım. Benim kimi öğrencilerim sabahtan akşama kadar online ders yapmış halde dersime geliyor, 1 saat duruyor. “Yavrum yorulmadınız mı?” diye sorduğumda, “Hayır amca biz burada eğleniyoruz.” diyor. Çocuğa sorumluluk veriyorum, oyun açıyorum, birbirlerine soru sorduruyorum, tiyatro yaptırıyorum. Tiyatroda rolleri kendileri seçiyor, replikleri kendileri belirliyor, müziği kendileri koyuyorlar. Böylece çocuğa özgüven aşılıyorum. 10 yaşın altındakilerde öyle. Minik Çocuklara kurs/ders bitti diyemiyorum, 2 ders sonunda zor söyledim bir kez. Hepsi de neredeyse ağlayacaklardı hatta ağladılar, beni de ağlattılar. Velhasıl; Adigeler/Çerkesler ve onların Adigebze öğrenmelerinde materyal olsun, görsel olsun, onların duygularını yok eden şeylerle değil biraz daha özgün içeriklerle muhatap olmalılar.
Gerige Talha: Çerkeslerin İslam’ı kabullerinden bu yana, “Çerkes gelenekleri İslam ile bütünleştirilmeli mi? / İslam’la çelişen gelenekler ortadan kaldırılmalı mı?” soruları arasında bir tartışma söz konusu. Geçmişten günümüze Çerkes toplumunun bu konudaki tutumunu değerlendirdiğinizde gelinen nokta hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Öncelikle kültürün ve dinin ne olduğuna değinmek gerekir. Din, Allah’ın yarattığı canlılar için koyduğu kurallar bütünüdür. Tüm bu kurallar bir sistemin parçasıdır. Kültürleride insanlar oluşturur. Onlarki farklı özellikteki coğrafyalarda, kendilerine özgü bir yaşam tarzı onları meydana getirir. Yani; Allah’ın dini “bir” taneyken, bu dine inanan insan topluluğu, “birçok” kültürden oluşur. Kültürlerin tamamı, Allah’ın kullarına verdiği hür iradeyle oluşturulduklarından, Allah nezdinde hepsinin helal olduğunu söyleyebiliriz. Ama bazı şartlarda. Suyu temel alarak bir metafor yaparsak: Din, su gibi tüm canlıların ihtiyacıdır ve bir canlının temiz suya ulaşabilmesi için yine temiz bir araçla kendisine taşınması gerekir. Örneğin; temiz bir bardak, kâse gibi. Din su ise, kültür bu suyu bize ulaştıran araçtır. Bir kültür, hangi özellikte olursa olsun, dini sağlam bir şekilde topluma taşıyabilmeli, dinin yeknesak doğrularını bozmayacak kadar temiz olmalıdır. Adige (Çerkes) kültürü de hiçbir zaman dine karşı olmamıştır çünkü “haram=yemuk/haynape” anlayışı üzerine şekillenmiş bir topluluğa sahiptir. Bu topluluk da sağlam bir inanç güdüsü barındırdığından din konusunda hiçbir zaman sorun yaşamamıştır. Adige kültürü, Çerkes toplumuna dini taşıyan temiz bir araç niteliğindedir.
Ancak dinin iletim biçimi vardır. Din günümüze değin, Peygamber (s.a.v) dönemi ve dört halife dönemi dışında hep çıkarlar için kullanılmıştır. Her Müslüman topluluk, kendi kültürel yaşantısını diğer kültürlere kabul ettirmeye çalışmış, onların İslam’ı yaşama şekillerine “haram” gözüyle bakmışlardır. Dinin Çerkes kültürüyle çeliştiğinin düşünülmesinin en büyük sebebi budur. Dini yaşam tarzı söz konusu olduğunda başka bir kültür dayatıldığından kendi kültürümüze karşı geliriz. Mesela; müzik ve dans İslam’da haram değildir. Ek olarak; Çerkes toplumunun kadına verdiği değer düşünüldüğünde, İslam’ın kadına verdiği değerden aşağı kalır yanı yok. İslam’ın gönderildiği toplumda kız çocuklarının diri diri gömüldüğünü biliyoruz. Çerkeslerde ise şu zamanda Xeku’de özellikle- aile bütünlüğünü, namusunu, geleneğini, dilini, çocuk yetiştirmede aldığı sorumluluklarla, ekonomi ve ticaretteki varlığıyla kültürümüzü, kimliğimizi ayakta tutan yegane şey Çerkes kadınlarıdır; ben böyle gördüm, tespit ettim ve inanıyorum.
Bizim en büyük sorunumuz şu: Dinin sosyal gerçekliği, toplumsal yaptırımı, dini doğruların varlığı bize yansıtılırken tüm bunları içine alan bir kültürü de beraberinde getiriyor olması. Bu konuda “filitremizin olmaması”. Biz bu kültürü aldığımızda kendi kültürümüze yabancılaşıyoruz. Ben soruda temas ettiğiniz tartışmanın gereksiz olduğunu düşünüyorum. Efendimiz (s.a.v) bile İslam toplumunun hukukunu, yaşam biçimini, toplumsal normlarını oluştururken vahyin doğrularıyla Arap kültürünü bütünleştirmiştir. Örneğin, Medine pazarı için koyduğu kurallar, hırsızlık cürümüne karşı konulan uzuv kesme cezası,.,.
Sözün özü; Xabze ve din arasında bir sorun yoktur, bizim aralarındaki ilişkiyi çözmemiz gerekir. Sovyetik yaşam biçiminden dolayı Xabze’nin içine işleyen alkol kullanımı da son 20 yıl içinde Xabze’den ayıklanmıştır. Müslümanlık Çerkesliğe hiçbir zarar vermez. Ama yeteri kadar Çerkes değilsek sorun orada başlar. O yüzden hep “Önce Çerkes ol.” derim. Kültür, etnik aidiyet benlikte oturtulmadıysa kişi, kendiyle kavgalı demektir. Barışamadığı bir Çerkes kimliğinin yanına ister Sosyalizmi, ister kapitalizmi ister İslam’ı koysun, onunla da sorun yaşamaya devam edecektir. İdeolojik herhangi bir düşünce tarzıyla Adige (Çerkes) toplumunu sorunlu görenlerin önce kendilerini sorgulamaları lazım. Mesela; oyun, helal bir şeydir. Oyun, insana bedenini tanıtır, kişiliğini oturtur, sahne fobisini yenmesini sağlar; sağlıklı, sosyal ilişkiler belirli kurallar çerçevesinde düğünlerde kurulur. Dans, düğün ortadan kaldırıldığında yerlerini doldurabilecek özellikte başka bir aktivite yoktur.
Bu konuyu, Uzunyayladaki İslam’ı yaşam ekseninde enine boyuna tartışan bir yayın çıkacak inşallah. Kitapta Adamey Hafiz Efendinin biyografisi eşliğinde, Prof. Dr. Mehmet Kemal Atik’in, 1957-60 yıllarında dinin Adige toplumundaki yansımasını dışardan biri olarak objektif şekildeki aktarımlarnı okuyabilirsiniz.
Gerige Talha: Kip Selahaddin Efendi’yi yakından tanımış bir kişisiniz, kendisi ile ilgili bir makaleniz de mevcut. Kip Selahaddin Efendi’yi Uzunyayla Çerkeslerinin hayatında nerede konumlandırıyorsunuz? Sizce Çerkesler, Kip Selahaddin Efendi’den yeterince faydalanabildi mi?
Şimdi, en son cümleden başlayayım; bir insandan faydalanabilmek için o insanın da faydalanılabilir olması lazım. Selahattin Amca mekânı cennet olsun faydalanılabilir bir insandı. Adige toplumu yeteri kadar faydalandı mı bilemeyeceğim ama Selahattin Amca Adige toplumu için her şeyi yaptı. Kendi inandığı değerler içinde çok fazla tutucu olmadı. Şöyle söyleyeyim, Selahattin Amca ile yaklaşık 50 saat konuştuk. Benim dedem gibi bir büyüğüm gibiydi. Kendisiyle çok hoş çok güzel anılarım vardır. Mekânı cennet olsun. Selahattin Amca 1930’da dünyaya gelmiş, 80’e kadar ara ara köylerde imamlıkta yapmasına rağmen yaklaşık 50 yıl müftülük makamıyla ve dolayısıyla müftülük makamındaki büyükler ile haşır neşir olmuş bir insandır.
1930-1940 arasında o zamanki tek partili dönemin en baskın yıllarını çocukluğunda yaşamış birisi. 5-6 yaşlarında Kur’an eğitimine çok sıkıntılı şartlarda başlıyor. Ezan okunacağı zaman atlı geliyor mu diye sağa sola bakardık diyordu. Niye çünkü Türkçe ezan okumak gerekiyordu, Arapça ezan okuduğun zaman şifayı kapıyordun(!). O dönemleri görmüş bir insan. Şimdi Selahattin Kip Hoca geçmiş ile gelecek arasında bir köprü idi. Bizim Pınarbaşı önce nahiye, sonra Kaza olarak kurulup da 1840’larda Adigeler oraya yerleştirilmeye başlandıktan 1980’e kadar dinsel anlamda Pınarbaşı’nın yetkinliğini Adigeler sahiplendi. 6 ay kadar bir Avşar gelmiş, onun dışında neredeyse 130 140 yıl Adigeler Pınarbaşı’ndaki müftülük makamını ihya ile icra etmişler. Dolayısıyla Selahattin amcanın şöyle bir özelliği vardı: Selahattin amca kendisinden önceki birçok müftüye hizmet etmiştir. Müftülük makamındaki gerek bürokratik işlemlerde, yazışmalarda yardımcı olmuştur. Selahattin Amca hem mektepliydi hem de alaylıydı yani o dönemki 1930-40 ile 1960’lara 1970’lere kadar ki Uzunyayla’da mevcut olan medreselerde dini eğitim veren Ademey Hafiz, Hamit Efendi ve diğer köylerdeki El-Ezher mezunu Hoca efendilerin rahleyi tedrisatını ve onların eğitim sistemlerini bilen bir insandı. Dolayısıyla o anlamda geçmişten bize çok bilgi taşıdı. Böyle önemli bir özelliği vardı. Ve hep söylerim kendini eleştirebilen bir insandı. Bir gün böyle oturduk konuşuyoruz birden kaşlarını çatarak hiddetli bir şekilde: “Hamit! Sana İmreniyorum yahu, seni kıskanıyorum” dedi. Allah Allah dedim yani neyin nesidir. “Ben senin yaşındayken Ademey Hafiz benim yaşımdaydı” dedi. “Ben gidip Ademey Hafiz’in karşısına oturup senin şu an yaptığın gibi onu konuşturmadım. Onun söylediklerini yazmadım. Ben ondan beslenmedim ya, kendime kızıyorum” dedi. “Ama senin böyle bir şansın var. İşini gücünü bırakıp geliyorsun, benimle söyleşiyorsun. Ne mutlu sana” dedi. Ben o zaman 40 yaşındayım. Rahmetlik de 70’ini geçmiş vaziyetteydi ve ben ona her şeyi sordum. Hayat çizelgesini sordum; çeşitli arayışlar içerisindeydi. Milli görüş hareketinin içerisinde bulundu. Almanya’ya gitti onlarla birlikte çalıştı. Sonra Cemalettin Kaplan’ın onlardan ayrılmasını yaşadı. O sıkıntılı dönemlerine varıncaya kadar her şeyi anlattı.
Adige olmanın gerektirdiği; faydacı olmayan, düzgün bir kişiliği vardı. Adige gibi davrandı. orada da sorunları aştı 1990 a kadar da orada kaldı ve Refah Partisinin kurulup ilk seçime katıldığında Kayseri milletvekili adayı olarak baraja takıldığı zaman da ortaya çıkmıştı, yani siyasete girdi onlar için. Daha sonra da bir daha siyasete girmedi, fakat şunu yaptı: Hem Kayseri’deki eskiden Pınarbaşı’nda var olan dernekle diyalog kurdu. Derneğin o dönemki yönetimi ile diyalog kurdu. Allah rahmet eylesin Yesenkuyl Sebahattin Dernek başkanıydı ve onun topladığı 20-30 kişilik bir Thamade grubu vardı haftada en az bir gün derneğe çağırıyordu. Onlarla kalmıkşey içiyorlardı. Sohbet ediyorlardı. Dernek aynı zamanda thamadelerin de gittiği bir yerdi. Mesela oturdu Çerkesce okumayı yazmayı öğrendi. Kur’an’ın Çerkesce mealini okuyup anlamak için bu yaptığı çok önemli ve onurlu bir davranıştır. Yani siz tutuyorsunuz bir ideal uğruna bir dilin okuma yazmasını öğreniyorsunuz. O zamanki Kayseri’de bulunan Xeku den bir arkadaş vardı ondan ders alarak Kur’an-ı Kerim’in Çerkesce mealini okumak için Çerkesce okuma yazmayı öğrendi. Hatta Manisa’ya giderek Xekuya gönderilecek imamları eğitti. Xeku’ya gidecek imamlara ders verdi. Sonra kendisi Xeku’ya gitti. 1 ay kaldı orayı gezdi. O dönemde Xeku ile ilgili rahmetlik Yesenkuyl Sebahattin amcanın bazı tespitleri vardı. Hatta biraz da içim burkularak hatırlarım şöyle bir şey olmuştu sanırım 90’lı yılların içerisinde rahmetlik Kurıja Hacı Kemal ile Selahattin Kip Hoca Xeku ya gitmişler ordalar. Sebahattin amcada Thamadelerin hepsi oturuyor haldeyken Xeku ile ilgili bilgilendirmede bulunuyor. Sabahattin Amca da tabi Xekuya gidip gelerek Çerkescesini ilerletmiş Çerkesce’yi yeniden keşfetmiş olmalı ki bizim duymadığımız Çerkesce şeyler söylüyor (soru sormanın Çerkesce karşılığını örnek ile kullanıyor) soru sormanın ne demek olduğunu bilmiyoruz o zaman. Sözün arasında şöyle bir cümle kurdu: “Xeku’n dine ihtiyacı yok.” Ben de o zaman “İslam’ın dibindeyim. Dibine kadar İslam’ın içerisindeyim”. Hem düşünsel anlamda, hem de ideolojik anlamda. “O ne demek! Bütün insanların dine ihtiyacı vardır” dedim. Thamadelerin falan hepsinin olduğu yerde. Çerkesce konuşması sinirlenmesiyle kesildi ve “Hamasi konuşuyorsun, atın şunu dışarıya” dedi. (Gülerek) Aldılar beni tuttular, pat dernekten dışarıya atıldım güzelce. Tabii bundan başka dernekten 3-4 defa daha atılmışlığım vardır. Ben o zaman belki dinsel kaygılarımla ya da o dönemki tırnak içerisinde İslamcı kaygılarımla konuşmuştum ama maalesef gerçekti. Niye biliyor musun? O dönemde (90’lı yıllar) Sovyetler Birliği çökmüş bizim Adigeler ortaya çıkmıştı. Onları ilk tutacak olan Uzunyayladaki dinsel yaklaşımdı. Ama onu yansıtamadık oraya ve ne oldu? Vahabistler geldi. Şimdi dünyanın en büyük felaketini yaşıyoruz Xeku’de. Sokağa çıkıyorsun, halkın yüzde ellisi kadın olsun erkek olsun; “Adigelik önemli değil, ben Adige değilim, müslümanım” diyor. Adiğabze konuştuğun zaman senin suratına ters ters bakıyor. Adige olduğu halde… Bir Adige yanında kesilse, o Müslüman değil ki diyor. Umurunda değil yani boş veriyor. İslami düşünce olarak bizim Türkiye’den bir 40 yıl geriden geliyorlar. Türkiye’deki 80’li yıllardan 90’lı yıllara kadar ekilip yeşertilen ve şu anda da çok sıkıntısını yaşadığımız tırnak içerisindeki Radikal İslam’ı, 80’leri yaşıyorlar. Biz 2020’nin vıcık vıcık olmuş İslam’ını yaşıyoruz. Onlar daha katı halde donmuş vaziyette buharlaşmaya başlamış İslami yaşıyorlar.
Dolayısıyla Selahattin amcanın değeri bilindi. Dernekte yararlandı. Başında söylediğim gibi kendisi de kendisini yararlandırılır halde buldu. Mekânı cennet olsun Selahattin amca çok güzel örneklikler bıraktı. Ama ne yazık ki şu anki bizim en büyük sıkıntımız Çerkes imam efendileri, yefendileri Çerkesleştiremememiz. Ben olsam şahsım bütün Türkiye’deki Adige imamların hepsini toplar tırnak içerisinde söylüyorum kafalarına vura vura özel eğitimden geçirirdim ki o zaman bizim toplumumuzda dil, din, gelenek kendi doğasında seyrederdi.
Birleşik Kafkasya Derneğinde yaşadığım bir olayı anlatayım. Göksun’lu Adige imam kardeşim 3 saat Türkçe nasihat ediyor. dur dedim. Kardeşim sen Adiğabze konuşabiliyor musun? Biliyorum diyor. O zaman niye bu kadar zırvalıyorsun dedim. Adiğabze dua etsene, bana neden Türkçe konuşuyorsun. Bana Adiğabze konuş. Burada herkes Adiğabze biliyor. Sen biliyor musun? Biliyorum. Ee dedim, niye konuşmuyorsun. Köyde de aynı şekilde yanlış hatırlamıyorsam 2012-2013’de köy festivali var. Bir araya geldik gayet güzel oturuldu konuşuldu, yenildi, içildi, eğlenildi. Tam dağılacakken-köyden biri Almanya’ya göç etmiş yıllarını oraya vermiş. Tamam ben görüşüne saygı duyuyorum, hiç sorun değil. Okulun kapısındaki basamaklara çıkmış bize vaaz ediyor. Durduk dinliyoruz. Dayanamadım dedim ki amca bana Çerkesce vaaz et sabaha kadar seni dinleyeyim dedim. Arkamızda da cami var. (arkasını göstererek) Ama senin 3. Sınıf vaazını camide biraz sonra imam okuyacak. Televizyonu açıyorum duyuyorum. Radyoda duyuyorum. Sen bana niye Türkçe vaaz veriyorsun, dedim. Hemen gönderdim çocuklardan birini, git arabada Adiğabze mealli Kur’an-ı Kerim var al gel dedim. Sonra adama dedim bunu oku seneye bana Çerkesce anlat. Adam dondu kaldı biliyor musun? Kitabı bile alamadı elimden.
Oğluda dedi ki Allah razı olsun abi babamı susturamıyorum yav dedi. Geldi elimi sıktı herkes teşekkür etti bana. Ha orada belki Xabze’nin dışına çıktım ama bana ucuz ucuz vaaz ediyorsun. Ben Köyüme gelmişim. Çerkesce konuşmak istiyorum. Çerkesce bir şeyler duymak istiyorum. Sen sanki hiç hayatında Çerkesce konuşmamış gibi bana Türkçe vaaz veriyorsun. Almanya’da yaşadığı halde çocuklarına da Çerkesceyi öğretmiş 100 tane örnek aile söyleyeyim sana. Sen de Almanya’da yaşadıysan tamam dünya görüşüne binlerce saygı duyuyorum. Ama kardeşim oraya da şey gibi sokma Allah Allah. Diğer ideolojilerde öyle adamlar hemen başlıyorlar konuşmaya. Mesela bizim gençliğimizde çok yaşardık bunu. Eskişehir’de askerlik görevimi sivil olarak ifa ediyorum. Bir okulda çalışıyordum. Uzunyayladan başka illerden gelen üniversite öğrencileri, öğrenci evleri var. Hep bir araya geliyoruz. Mesai bittikten sonra özgürüz. Eskişehir’e Ankara Derneğinin tiyatrosu geldi. Eskişehirdeki tiyatroyu izlemeye Bursa’dan, etraftan bir sürü gelenler oldu. Allah’ım böyle coşuyoruz. O kadar hoşumuza gidiyor… Tiyatro sonrası Eskişehirli bir aile tiyatrodan çıkan 30-40 kişiyi evine davet etti. Lakuym halıveler demli çaylar ortalık hoş sohbet keyifle oturuyoruz. Bursadan gelen bir bayanla bir erkek ortalığa Sosyalizm propagandası sürdüler. Kardeşim anlatma bırak ya ideolojik şeyler anlatmayı. Senin anlattığın Sosyalizm diye bir şey kaldı mı? Xeku’yu gördün mü? dedim, yok dedi. O zaman dedim konuşma Xeku’ya git gör. Ondan sonra bana anlat dedim. Ben Uzunyayla ile ilgili tez yazarken ilk defa gittim Xeku’yu gördüm. Niye gördüm biliyor musun? Bu tez Xeku’yu görmeden yazılmaz dedim. Adigelerin geldiği yeri bilmeden, görmeden; sen nasıl Adigeler ile ilgili bir şey yazacaksın? Yazamazsın. Sadece oturduğun yerden masa başı haber yapmış gibi olursun. Bana niye o güzelim ortamda ideoloji dayıyorsun ki yahu. Ya ben 1979’dan beri o ideolojinin içerisindeyim. Lise 1’deyim. Kayseri Lisesi’nin pansiyonunda kalıyoruz. Livaneli’nin parçalarını dinletiyorlar gece yarısı 1’e 2’ye kadar. 50 kişi yatıyoruz ama kocaman yer. Bir gece artık dayanamadım. Yeter lan! dedim bağırdım. Biliyor musun? (gülüyor) Ondan sonra sabah kalktım dediler ki Hamit sen başına bela mı almak istiyorsun? Diğerlerinden daha az taraftarı olan bir franksiyon vardı. Halkın Birliği miydi? Neydi? Oradan bir çocuk geldi. Aslında o çocuk da beni kendine kazanmak için sıcak davranıyor. “Hamit’cim sen tamam sinirlendin, güzel bir şey ama şu şekilde şunları söyle, şu şekilde davranırsan yırtarsın, yoksa seni farklı şekilde etiketlerler başında belaya girer” dedi. Benim durumumu biliyor. Köyden gitmişim, siyasetin S’sini bilmiyorum. Ot gibi adamız o zaman. Ne sağ ne solu, ne Marksizm hiçbir şey bilmiyoruz. Ama nefret ederim Livaneliden. kulağımda hala o şey vardır. “karlı kayın ormanı…” Cehennemin dibine, karlı kayın ne acaba? (gülerek) Meğerse “Kayın” ağacın adıymış yıllar sonra anladım. Buz gibi odayı, 50 kişinin kokusunu çağrıştırıyor bana. Onun için nefret ederim. Yurdun penceresinde bir camı vardımermi deliği olan. Nasıl bir silahla tarandı ise cam çatlamamış. Mermi izi var. Düşünebiliyor musun? (Gülerek)Gittik rahmetlik amcam beni pansiyona yerleştiriyor. Orayı görünce hemen arkamı döndüm oraya durdum. Amcama gösterirsem seni burada bırakmam deyip alıp beni geri köye götürecek diye korktum. Ondan sonra soğuk geliyor deyip değiştirttik camı. Yani öyle bir ortam.
Sen Adige toplumunun içerisine siyaseti niye taşıyorsun? Taşıma kardeşim. Dinide taşıma hiç gerek yok. Adige isen Adigeliğini yaşa, kalk namazını kıl geri gel otur. O zaman ben sana saygı duyarım. Niye, çünkü dinsel ritüeller gösteriş için olmaz. Allah rızası için olur. Namazın özelliği nedir? Benim naçizane anladığım, namaz insanın 24 saatlik bir yaşam dilimi içerisinde Yaradanına beş kez zaman ayırarak: “Rabbim, ben dünya üzerinde hangi uğraş yada çaba içerisinde olursam olayım, benim önünde eğileceğim, aczimi bildirebileceğim, yardım dileyebileceğim, avuç açabileceğim bir tek sen varsın ve fiillerimden dolayı kusurum varsa bağışlaman için karşındayım” temennisidir.
Selahattin amca gerçekten halka hem Adigeliği hem de dini sevdiren bir insandı. O yönüyle çok güzel bir örneklik oluşturdu. Dediğim gibi imamlarımızın Selahattin amcayı örnek almaları gerekiyor. Selahattin amcayı ben yeterince tanıttığımızı zannetmiyorum. Nasıl ki Ademey Hafiz ile ilgili bir kitap ölümünden 45 yıl sonra ancak çıkıyorsa, inşallah Selahattin Amca ile ilgili de en kısa zamanda bir çalışma olur. Rabbim nasip eder inşallah. O güzel insanı da daha geniş çevrelere daha geniş boyutta tanıtma imkanımız olur.
Gerige Talha: “Toplumsal Hafızanın Taşıyıcısı Olarak Kadınlar: Kişoke Alim ve Çeraşe Tembot Romanları Örneği” başlıklı bir doktora teziniz mevcut. Kişoke Alim ve Çeraşe Tembot, Sovyet Dönemi Rus Edebiyatının en önemli yazarlarından. Sizce Sovyet Dönemi yazarları Çerkeslere objektif bir şekilde bakabilmiş midir yoksa bir sansür uygulanmış mıdır?
SSCB dönemindeki Rusya’nın o zamanki ideolojisiyle şu anki Rusya Federasyonu’nun ideolojisi arasında çok büyük bir fark yok. Sadece yöntemler ve yollar farklı. İkisinin de temel yaklaşımı aynıdır. Yani biri Mercedes’le gidiyor diğeri Hacı Murat’la. Farkı o. Dolayısıyla Sovyetik yazar herkes, Sovyetler birliği bünyesinde kendi toplumunu bir şekilde sosyalist sisteme entegre etmeye çalışmıştır. Şimdi eskisi gibi yazar-çizer yok ama toplumda görev verilenlerin yaptığı, onların bürokratik olarak sergiledikleri fiillerde Üniter Rusya olma yolundaki Rusya Federasyonu’na Çerkesleri “kılçıksız olarak entegre etmektir”. Bu tez sana ne kazandırdı diye sorarsan, sormadın ama cevap vereyim. Bahse konu yazarları ve tüm Adige/Çerkes yazarlarını tanıma, anlama ve kritik etme fırsatı sağladı. Misal; Çeraşe Tembot, Adigey’de yaşamış, Çerkesçenin Kabardey lehçesiyle konuşan ama Batı Adige lehçesiyle yazan bir yazar. Kişoke Alim’de Rusya’da Yazarlar Birliği’nin başkanı olabilecek kadar sosyalist bürokraside en tepeye kadar çıkabilmiş bir yazar. Sadece bu iki yazarı okumadım tabii ki. Çerkesk’ten de yazarlar okudum. Diğer yazarlardan da okudum.
Şöyle bir sansür vardı. Sansür demeyelim de. Sosyalist gerçekçilik ve sosyalist düşüncenin inşasında Sovyetler Birliği bünyesindeki halkların kültürleriyle, dilleriyle oraya adapte edilmesi söz konusu. Dolayısıyla her ülkenin aklı başında, entelektüel, yazar olabilecek kişiler belli eğitimlerden geçirilerek Moskova’daki yazarlar okuluna getirilip, orada ideolojik olarak propogandist bir formata dönüştürülüyordu. Yani bir program yükleniyordu. Örneğin 4 terabayt bir SSD’si olan bir bilgisayar götürüyorsun. Oraya bir program yüklüyorlar. O programla çalışıyorsun. Başka bir şey yok. Yalnız her programın açık bir yanı vardır. Sovyetler Birliği sisteminin de bir açık tarafı vardı. Mesela, sana küçük bir örnek vereyim. Nalçik’te Marina Heykelinin arkasında Müzikalne diye bir tiyatro vardır. Fotoğrafını görmüşsündür. O tiyatronun ses sisteminin akustiği teknoljik donanımı nerdeyse günümüzdeki teknolojiyle günceldir. Oranın bir dönemki müdürü vefat ettikten sonra bu hikâyeyi anlattılar. Allah rahmet eylesin. Bahse konu şahıs Doğu Almanya’dan o zamanki Batının teknolojisindeki ses sistemini getirtebilmek için bir tane Adige atını Doğu Almanyaya vermiş. Böylelikle diğer cumhuriyetlerin hiçbirinde olmayan bir ses sistemi kurdurmuş oraya. Günceldir o ses sistemi. Bu fedakarlığı yapmış adam. O Doğu Almanya’dan herkesin getirtebildiği değil. Çünkü Rusya’nın o zamanki Doğu Bloku’nun ulaştığı en üst teknoloji. En üst teknolojideki bir sesi Kabardey-Balkar Aftonomisine getirmek kolay mıdır? Değildir. Ama akıllı olmak lazım. Halkını seviyorsan, halkına inanıyorsan, halkının değerlerini yüceltiyorsan, halkına daha üst düzeyde daha güzel şeyler layık görüyorsan sana verilen yetenek ya da imkanla -yazarlık olur, yöneticilik olur, Adigebze bölümü olur, enstitü olur, televizyon, gazete, dergi olur- en iyisini yaparsın. Şimdi dolayısıyla sansür vardı ama sansür içerisinde mesela Sosyalizmi öven, Lenin’i öven, Stalin’i öven birkaç şiirin yanısıra onlarca Adige dünyasını anlatan şiirlerde yazmışlardır.
Kişoke Alim’den ben şunu anladım: Adige kalarak, Adigeliğini yok etmeden Sosyalist olunabileceğini anlatan yazıları vardır. Hani ben diyorum ya önce Adige ol, sonra ne olursan ol. Onun farkındaydı Kişoke Alim. Bütün eserlerinde eğriye eğri doğruya doğru demiştir. Yani hiçbir zaman için kalemini eğip bükmemiştir. Hatta Nalkuyta (Kırık Nal) diye bir romanı vardır. Kırık Nalda, 2. Dünya Savaşında Almanların Kafkasya’yı işgali söz konusudur. 1940’lı yıllarda 115. Adige Atlıları Süvari Birliği oluşturuluyor. Bu biraz da Adigelerin o yiğit, Adigeliğin verdiği o yürekliliği taşıyan insanları yok etme hareketiydi.Hatta Rus yazar ve çizerler Hatekyşokye Parkında gölgede otururken Adige yazar ve çizerlerin hepsi cepheye en kanlı çatışmaların yaşandığı yerlere sürülmüşlerdi. Bunu zaten Kişoke Alim de belirtiyor. Adige atlılar, tankların önüne sürülüyor. Elinde kılıçla tankın karşısına çıkılır mı? Çıkılmaz. Ama onlar atlarıyla, mis gibi kıyafetleriyle tankların karşısına çıkıyorlar.
2. Dünya Savaşında yer almış Alman biri söylüyor bunu: “Ben tank subayıydım. Bakardık, karşıdan öyle heybetli öyle bir onurlu insanlar gelirdi ki onları ezdiğimize öldürdüğümüze üzülürdük. Zorumuza giderdi” diyor. Eee, şimdi onlara başka silah verilmesi gerekirken ya da onların başka yerde savaştırılmaları gerekirken, oraya gönderildiği için boşu boşuna hayatlarını kaybediyorlar. Kırık Nal’da bu bariz hataların tüm çıplaklığıyla, çok özgün bir dille anlatıldığını görmekteyiz. Savaş şartlarındaki gerçekliği ortaya koydu diye bizim kendi Adigelerimiz Kişoke Alim’i dışladılar. Geçen en son Nalçik’e gittiğimde o dönem radyo da çalışmış biriyle konuştum, diyor ki: “Şorten Askerbiy Kişoke Alim’e giydireceği, aleyhinde kurguladığı cümleleri, lafları yazardı. Alakasız kişiler, kendi görüşleriymiş gibi radyoya gelip okurdu. Ben de kayıt yapardım” diyor. Ve Kişoke Alim’e ne yapıldı? Yalıtıldı Nalçik’ten. Geldi burada (Moskovada) Çerkes olmayan biriyle evlendi. Rus bir kadınla evlendi. Ailesi Rus oldu. Kendisi uzun yıllar Nalçik’e sokulmadı. Kitapları basılmadı vs. Şimdi bile Sosyalizmin edebiyatçısı diye anılır. Hatta Nalçik Üniversitesi Eğitim Fakültesinde idi galiba, bir büstü açılmıştı. Onun törenine katılmıştık. Yani doğumunun 110. Yılı kutlamasıydı yanlış hatırlamıyorsam. Büstün altına yazılması gereken nedir? Talhacığım, sen gitsen Xeku’ya Çerkesçe de okuyorsun, orda “Sosyalizmin hizmetkarı Sosyalizmin bilmem nesi Kişoke Alim” dense, sana ne çağrıştırır? Ne geri zekalı bunlar yani Sosyalizm mi kaldı kardeşim. Bu adam başka şey yapmamış mı der çeker gidersin. Ama oraya yazsa ki “Adige Edebiyatının temel taşı Kişoke Alim”, var mı bu adamın kitabı dersin. Çünkü Adige Edebiyatı senin dikkatini çekecek. Rektörü yakaladım dedim. Bu ne ya dedim. Buraya yazacak başka bir şey bulamadınız mı? Bunu yazdığınız insanlar dedim. Bunu okuyacakların tamamı Sosyalizm yıkıldıktan sonra doğan çocuklar. Bir tanesi Sosyalizm görmemiştir. 2020 şartlarında 1990’da yıkılıp giden sistemi niye öne çıkarıp 30 yıl geriye götürüyorsun? Şimdi dolayısıyla sansür halen var. Yok değil. Sansür tabii ki olmuştur. Ama sansürü de akıllıca değerlendirebilmek lazım. Çeraşe Tembot mesela “Sosyalizm olsun da Adiğağa hiç önemli değil” demiştir. Ya da öyle dediği eserler ortadadır. Başka eserlerinin de varolduğunu sonradan öğrendim. Ama diğer eserlerine ulaşamadım. Onun da bütün eserlerini sakladılar. Yani şimdi yazarların şöyle bir şeyleri var. Özellikle SSCB dönemi olsun şimdiki dönem olsun. Yazdıkları ya değişikliğe uğratılarak basılıyor ya da hiç basılmıyor. Yada saklanıyor, yok ediliyor. Birçok yazar var bu şekilde. Adiğabzenin (Çerkesçenin) kendisinin yok edilmesi için, Çerkesler’in etnik aidiyetlerini yok etmek için tarihi kaynaklar yok edilmiştir. Mesela bütün Pşıların, Werklerin mezarları yok edilmiştir. Tek tek yıkılmıştır. Sadece Dağıstan’da Çeçenya’da, şuanda Çerkesler’in yaşamadığı yerlerdeki Woerklerin, Pşıların mezarları korunmaktadır. Ki adamlar da saygı duyuyor. Ama Xeuk’ta pşılarla ilgili bir tane tarihi bilgiye rastlayamazsın. İsimlerine bile rastlayamazsın. Niye? Çünkü bizim dayanak noktamız onlar. Onları unutturarak toplumsal sürmenaja tabi tutuluyoruz. Sen Pşı tarihini yazmadan Adige (Çerkes) tarihini yazabilir misin? Yazamazsın. Osmanlı’da padişahların tarihi olmadan Osmanlı’nın tarihi olur mu? Olmaz. Çünkü 36 padişahın yaşadığı 600 yıllık bir süreçtir. Padişahlar sağlıklı mı ele alınıyor? Değil. Onu tartışmıyoruz tabii. Bizim de kendi kafamıza koyduğumuz resmi olmayan sansür var. O en büyük sansürdür. O en büyük hapishanedir insanlar için.
Stalin’le ilgili bir şey anlatılır. Çok dikkatimi çekmiştir. Burada da anlatayım. Yanında birçok dünya lideriyle otururken, ya demişler “sen insanları kendine bu kadar nasıl bağlayabiliyorsun? Bunun sırrı nedir?”. “Çok kolay” demiş. Bir tane hindi oturuyormuş sobanın başında. Şu hindiyi getirin demiş. Getirmişler. Tüylerini yolun demiş. Bütün tüyünü yolmuşlar canlı canlı. Bırakın demiş. Hindi can havliyle dışarıya kaçmış. Ama dışarı buz gibi soğuk. Hindi geri dönüp sobanın yanına çömelmiş, çok duramadanda sobadan uzaklaşıp gelip dibine oturmuş. Hindiyi ayağıyla tepelemiş, gitmemiş. Burada oturacak demiş. Ben insanları böyle tutarım.
Kabardey Balkar Cumhuriyeti şu anki Rusya Federasyonu içerisinde en fakir, en düşük hayat standardının olduğu yer. Niye? Çünkü orda kolay kolay bir yatırıma izin verilmez. Orada hiç kimsenin bir şey kazanmasına izin verilmez. Kendisinin oraya tahsis ettiği parayı da paylaştıracakları yerler bellidir. Birazcık turizm birazcık tarım, birazcık da umut-hayal paylaştırırlar. Adige nüfusu şu anda yüzde 75 ise on yıl sonra yüzde 50’ye düşecek. Zira diğer ülkelerden Kaberdey’e göç çok fazla, Kaberdeydende diğer ülkelere-şehirlere Adige nüfusu göçü yoğun. Adige nüfusunun artışı binde 1’se dışardan gelenlerinki binde 10. Ben oturum için Nalçik’teki göç idaresine gittim. Bekliyoruz böyle. 7-8 kişi geldi. Türkmenistan, Özbekistan onlara yakın bir Türk cumhuriyetinden gelmişler. Tabii baktım çat pat Türkçe konuşuyorlar. Başlarındaki adama bunlar niye geldi dedim. “Bunlar benim inşaatımda çalışacaklar” diyerek böbürlenir vaziyette cevap verince, dayanamadım çektim kenara dedim ki adama: “Sen şu an kendini bir şey zannediyorsun ama bu 6-7 kişiye yaptıracağın işi iki Çerkes’e adam gibi yaptırsaydın da onlar dışarıya başka şehirlere gitmeseydi”. Tabii anlamadı olayın vahametini. Bir sürü kötü laf söyledi. Söylediğime söyleyeceğimede pişman edip gitti adam. Maalesef. Xekudeki kardeşlerimizin yüreğinde düşüncesinde, algısında, hala sansür devam ediyor. Şu an resmi bir şey yok ama kafalarda oluşmuş sansür devam ediyor.
Gerige Talha: Sağolun hocam verdiğiniz cevap için. Hocam ben de son 1 aydır Kuzey Kafkasya’nın ekonomik yapısıyla alakalı makalelere bakıyorum. Rusya’nın merkezinden gelen sübvansiyonlar falan var. Yolsuzlukta çok yoğun aslında. Cumhuriyetlerin başına getirilen kişiler ve onların çevresi gelen parayı hizmetten öte kendi aralarında da dağıtıyor. O sorunlu yani. Gelen paranın hizmete gitmeyip dağılması. Çünkü aslında %60’lara %70’lere varan bir para geliyor. Az buz bir para değil.
Evet para geliyor fakat işlevsel kullanılması ayrı sorun. O gelen parasal tahsisat ihtiyaç duyulan kurum ve birimlerde efektif olarak kullanılmasından çok çalışan insanlar arasında mücadele aracı olarak kullanıldığını görmekteyiz. Çok az bir paraya ve çok yoğun bir iş temposuna mevcut işgücünü maruz bıraktığın zaman ne oluyor? O insanların bütün enerjileri sıfırlanıyor. Hayata bakışları sıfırlanıyor. Yaşama sevinçleri bitiyor. Adigelik, dil mil hiçbir şey kalmıyor kafasında. Tek düşündüğü çocuğunu beslemek, yetiştirmek, kendini açlıktan uzak tutmak için çabalamak, birden fazla işte çalışma zorunluluğunada razı olmak. Hayat mücadelesi içinde bunlar. Bu da nedir? İnsanın bir kolonyal yapı içerisinde bir coğrafyanın o açık hava hapishanesinde tutmak kültürü yok etmek, kültürel jenositi sürdürmek. Kültürel jenosit içerisinde de o halkın geleceğini tamamen ipotek altına almak. Başka halklar yoktur diyor. Bir coğrafyaya kolonyal yaklaştığınız zaman o coğrafyayı kültürel soykırıma uğratmış olursunuz, fiziksel soykırıma uğratmış olursunuz, psikolojik soykırıma uğratmış olursunuz. Kolonyal yapı o kadar yoğun ki artık Rusya, federasyon değil. Rusya bir üniter yapı olma yolunda. Mevcut Salt Rusçuluğun, 1940 lardaki Salt Türkçü bir yaklaşımdan hiçbir farkı yok. Bütün halklar yok olacak. Tek Ruslaştırma var. Bir nesil sonra diyor Çerkesçeyi yok ederim. Şu an çocukların hepsi Rusça konuşuyor. Hepsi anadillerini Rusça olarak seçiyor. Anne babalar Rusça konuşuyor. 1 nesil yani 10-15 sene sonra Çerkesçe diye bir şey kalmayacak böyle giderse Allah korusun. Tamamen Ruslaşacak. Bu nedir? Gelecekte bize yani Xexes’te yaşayan Çerkeslere iki- üç kat sorumluluk yüklüyor. Bizim her yapacağımız çalışma Çerkesçe olmak zorunda. Çünkü Xeuk’takilerle Çerkesçe kontak kurabiliriz. Bizim yaptığımız çalışmayı Rusça’ya çevirip Rusça’dan tekrar Çerkesçeye çevrilmesi hiçbir fayda vermez. Türkçe-Arapça-İngilizce-Rusça dört dil kullanacağımıza tek dil kullanacağız. Tek dil kullandığın zaman ne olur. Bütün dünyadaki Çerkesler birbirlerinden haberdar olur ve birbirleri ile kontak kurabilecekleri tek dilin Adigabze olduğuna inandıkları zaman Adigabzenin varlığı da o zaman devam eder. Öbür türlü şu anki Rusyanın yaklaşımı, tamamiyle yok etmeye dönüktür. Var olan cumhuriyetler, tabela cumhuriyetidir. Muz cumhuriyeti. Hiçbir yönetimsel yetkisi yada gücü yoktur. İçi boşaltılmıştır. Örneğin, nikah dairesine gidiyorsunuz. Soyadınızı tahsis etmek istiyorsunuz. Yapamıyorsunuz. Bunu Krasnador’a gönderiyor, Moskova’ya gönderiyor. Moskova’dakiler yapıyor. Ordaki sadece evleneceklere hizmet veriyor. Yani neredeyse onu da kapatacaklar. Gelip Moskova’dan evleneceksin. Artık iş ona döküldü. Kurumun hiçbir yetkisi yok. Tamamen budandı. Yani nasıl diyeyim okul müsameresi gibi bir cumhuriyet düşünün. İnsanın içi acıyor. Evet oraya bir miktar para tahsis ediliyor ama. Dediğim gibi paylaşımı, bilmem nesi zaten şey. İş yaşamı devlet kurumlarının tamamı bütün çalışılabilir yerler parayla satılıyor. Ben şöyle kalifiye elemanım. Benim diplomam var. Yok. Kaç milyon verirsin? 5 milyon ruble verdin atıyorum. Belki 5 milyon rubleyi çıkaracak kadar o işte çalışamayacaksın. Başkası gelip 6 milyon verince, seni çıkarıp onu oturtacak oraya. Adam ordan para kazanıyor.
Ve anormal derecede bir tüketim var. Bir bakıyorsun adam uçak kadar benzin yakan arabaya biniyor. Ya diyorum manyaklık bu. Tamam benzin çok ucuz değil. Türkiye’nin yarı fiyatı. Ama Türkiye de nedir? Çok az yüzde 15’i diyelim. 2500 cc arabaya biniyorsa %85’i 1500’den az cc araca biniyordur. Ama burada öyle değil. Burada da tam tersi %15’i 1000-1500 cc’ye yüzde 85’i 2700-3500 cc kullanıyor. Yani bir arabaya bakıyorsun – kaba tabirle söylüyorum- hayvan gibi. Ya diyorum hummer ya. Nalçik’te Hummer’ın ne işi var. Yani bu adam neyin nesi hiçbir şey değil.
Benim yakınımın var bir Mercedes’i. Bana dedi: bunu al Türkiye’ye git? Valla dedim benim bu aracaın yakacağı benzin kredi kartı limitim yetmez biter dedim. Gürcistan’a kadar hadi gene götürürüm ama ondan sonra zor. Buna gaz taktırsam bile gücüm yetmez, bırak benzini. 3500 motor ya hayvan gibi bir şey. Türkiye’de bakanların kullandığı makam arabası yani. Ya diyor benim Mercedes’e karşı hevesim vardı aldım. Buyur hadi al. Ve o adamın geliri 1500-2000 lira ya Türk parası olarak. 2000 hadi taş çatlasa 3000 lira, heveslenerek aldığı arbaya bak. Nalçik’e ilk geldiğimde bir olay karşısında çok şaşırmıştım. Oşhamafeye gittiydik. Dağdan eriyen suların aktığı müthiş ses var. Soğuk böyle. Temmuzun sıcağında acayip bir coğrafya. Çok coşmuş vaziyette ortalığı seyrediyorum. Bir tane araba durdu. Audi A6. Adam indi. Adam tekmeler gibi pat kapıya bir tekme vurdu. Zank kapıyı kapattı. Dondum kaldım. Yanımda birkaç kişi vardı. İçlerindeki bayanın biri sordu Hamit ne oldu? diye. Dedim ki bak bu araba Türkiye de en az şu kadar kişi istihdam eden ve şu kadar geliri olan insanların kullanacağı arabadır. Bu gerizekalı nerden ele geçirdiyse, bu arabaya yazık dedim. Adamı yakalasam belki cebinden bin ruble çıkmayacak. Ama o arabaya öyle davranabiliyor. Çünkü bilmiyor. Tüketim sarhoşluğuyla beraber neyi nasıl tüketeceğini bilmemenin verdiği bir görgüsüzlükten kaynaklanan bir yapı. O halen sürüyor. Hiç değişmiyor. Adam şundan övünebiliyor ya. 15 bin dolarlık ayakkabı. Söylerken bile yoruluyorum ya. 15 bin dolara en az 15 tane genç okuturum ya. Yazık değil mi yani. Yada 15 bin dolara dünya kadar kitap alırım yani. Bir ayakkabı sonuçta ney yani. Yere sürtünerek yürüdüğün ve eskimeye muhtaç. Neymiş efendim altında bir kırmızı şey varmış, markası buymuş. Bir yere gittik saçımızı kestirmeye. Sıramı beklerken masadaki dergiyi aldım elime. Basılı şeylere karşı hassasiyetim vardır. Gömlek 17 bin dolar. Ceket 35 bin dolar. Tepeden tırnağa giyinmek 250 bin dolar. Sonra sıra bana geldi. Adama dedim ki “bu dergi neyin nesi”. “Yav ben bunu çok seviyorum. Burada hayal kuruyorum bunları giyeceğim zamanı”. “Valla bunları giysende aynısın” dedim. “Hiçbirşeyde değişmezsin yani”. Böyle baktı. Çokta zoruna gitti söylediğim. Nerdeyse kalk git diyecekti yani. Dedim “hani senin 250.000 dolar veripte kendini tepeden tırnağa giyinmen için dedim. Yılda 40-50 milyon dolar kazanan bir işletmeye sahip olman lazım. Böyle şey olur mu? Ki o kadar geliri olan insanların bile zannetmiyorum öyle giyindiğini. Yani giyinse de şartlara göre giyiniyordur ne bileyim artık. Tüketiminde bir ahlakı vardır. Yani onunda bir estetiği vardır. Ahlakı derken bir etiği vardır. Yaklaşım biçimi vardır. Tamam, güzel giyinmek hoştur. Ne biliyim rahat etmek hoştur. Güvenli Bir araba da bulunmak hoştur. Türkiye’de de var mı? Var. Görgüsüzlerde var mesela. Gözlükte çok yaygındır o. Adam gözlüğe Bir B harfi koyuyor. Abi diyor 3500 lira, B harfi yoksa 800 lira. Sadece bu arma 3500 lira. Ama alıyor diyor adam. Yani gözlüğün camı hiç önemli değil. Niye çünkü kişisel egosunu onun üzerinden tatmin ediyor. Bizim Adige toplumu da xabzesini yaşamıyor. Dilini yaşayamıyor. Güzelliklerini yok etmiş. Yiğitliğini yok etmiş. İnsanlığını yok etmiş. Bütün bu bastırılmış duyguları neyle tatmin edecek? Tırnak içerisinde görgüsüz bir tüketimle tatmin edecek.
Gerige Talha: Bilindiği üzere; her halk gibi Çerkesler de sınıflı toplum yapısına sahip bir halk. Bu durum özellikle Doğu Çerkeslerinde oldukça yoğun. Fakat sürgünden sonra da çeşitli yerlerde köle ve beyler arasında çatışmalar yaşandığını biliyoruz. Osmanlı İmparatorluğu da Çerkeslerdeki bu sosyal yapıyı kaldırmakta oldukça zorlanmış. İlerleyen süreçlerde de özellikle kız alıp vermelerde feodal duyguların ön plana çıktığını görmekteyiz. Ancak toplum olarak sınıflı toplum yapımızı reddettiğimizi düşünüyorum. Sizce Çerkesler olarak bu durumla nasıl barışabiliriz?
Şöyle bir gerçekliği tespit etmek lazım: Adigeler tabakalaşmış bir toplum. Yani kast sistemine yaslanan, feodaliteyi benimseyen, kastla feodal yapı arasında bir durumdalar. Bu sosyal bir realitedir, insanlık tarihi kadar eskidir yani sadece Çerkeslerde değil köklü halklarda, binlerce yıldır varlığı bilinen bir sistemdir. Toplumsal katmanlar, o toplumun sağlıklı bir şekilde var olmasına sorun teşkil etmez. Vücudumuzdan örnek verecek olursak: Bütün organlarınız sağlıklı çalışıyorsa sağlıklı bir insansınız demektir. Ama bütün organlar sadece mide olsaydı ya da hepsi beyin olsaydı, kalp olsaydı, ciğer olsaydı sağlıklı olmazdı. İnsanın kendi yapısı çok güzel bir sisteme sahip. Toplum da aynı şekilde. Toplum içinde Pşı’lar yönetici kadroydu ve herkes Pşı olamıyordı. Pşı olmak için merhametli, sabırlı, adil, yürekli, ileri görüşlü, tok gözlü, sağlam karakterli, varlıklı olacaktın.
Woerk, o ülkenin, coğrafyanın güvenliğini savunmasını sağlıyordu. Savaşlarında yer alıyordu. O coğrafyaya gelir getirecek çevredeki ülkelere, halklara yolculuklara çıkıyor. Çünkü o zaman öyle bir şey vardı. Baskın yapıyordu, eline maddi bir varlık geçiyordu. Şahsına değil Pşı’ye veriyordu, o da ihtiyacı olanlara, halka eşit şekilde dağıtıyordu. Woerklik bedava bir şey değildi. Woerk olmak için şu örneği verebilirim: Amerika’da bir tıp doktoru, iki yılda bir sınava girer. O sınavı geçemezse tıp doktorluğu iptal olur çünkü bilgilerini güncel tutmak zorundadır. Woerk de eğer yiğitliğinden, dürüstlüğünden cesaretinden ödün verirse Woerkliği biterdi.
Şimdi gelelim diğer toplumsal katmanlara. Lıkoleş; özgür, bağımsız demekti. Şuan ki insanlarla bağdaştırdığımızda; kendi işyeri olan, kendi kazanan, devlete vergi veren insanlardı. Vergi kanunlarına göre mali kanunlara göre işletmeni yönet, yolsuzluk yapma, yatırımlarını düzgün yap, istihdam ettiğin insanlara doğru dürüst davran, devlet seni teşvik eder, üstüne kredide verir. Lıkoleşlerde öyleydi: Araziyi işliyorlardı, Pşı’ya gerekeni veriyorlardı, Woerkde ülkenin dolayısıyla onların güvenliklerini sağlıyordu.
Vuneut-pşıtl dediklerimiz ise toplum içinde yapılmaması gereken bir fiili işlediyse köle olarak satılıyordu. Baskında ele geçirilen ailelere zarar verilmiyordu. Aile reisi ya da ailenin tepesindeki insana, cürmü işleyen kişiye ceza veriliyordu, diğerleri de tutup getiriliyordu. Vuneuyt-pşıtl yapılıyordu.
Toplumsal tabakalaşma Adigelerde böyle işliyordu. Ruslar, Adigelerin toplumsal yapısını nasıl bozabiliriz diye kafa yorup önce Pşılarla işbirliği yapmaya başladı. Pşılar arası bir mücadele başlatıldı. Sonra “pur sistemi” çıktı. Adigeler, diğer ülkelerden liderlerin çocuklarını getirip eğitti. Eğitilen çocuklar, kim tarafından eğitildiyse onun niteliğini alıyordu: Eğiten Woerk ise eğittiği de Woerk olacak gibi Adige toplumunun aleyhine gelişecek bir geleneğe dönüştü. Tıpkı, Osmanlı da olan “beşik uleması sistemi” gibi hak etmeyen insanların bu yapı içine koyduğumuzda, yapı bozulur, zulme dönüşür.
Adige tarihinde çok önemli iki savaş var içimi burkan: Bir tanesi Ferzepe diğeri Bzeyiko. Yüzyıl süren Woerkler Pşılar ile diğerleri arasındaki mücadele. O kadar uzun bir o kadar da kanlı sürmüş ki bir vadi insan kanıyla sel olarak akmış. Bu olay 16. Yüzyılda oluyor. Ruslar bizi Xeuk’tan süpürüp Osmanlı’ya sürmek için mevcut gücümüzün %80’ini bu iki savaşı organize ederek yok ettikten sonra bunu başarabiliyor. Kalan %20’lik, Karadeniz’e dökülenlerler, sahilde ölenler, Karadeniz’e geldikten sonra ölenler… Ama ondan önce bir asır boyunca Rusların bu taktiği yüzünden birbirimizi yemişiz.
Ben şuna inanıyorum: Bir insan Vuneut-pşıtl ise hangi makamda bulunursa bulunsun, hangi maddi güce haiz olursa olsun kendini belli eder. Vuneut-pşıtl kanı taşıyan insan da net şekilde kendini belli eder, bu toplumsal algıdır. Aristokrasi İngiltere’de var. Kraliçe, kraliçeliğinin 25. yaşında Buckingham Sarayı’nın A kapısından bakıyor, 50. yaşında bir başka kapıdan,75. yaşında bir başka kapıdan. Hala dünyaya hükmeden İngiltere geleneğine inanıyor. Japonya dünyanın en ileri teknolojisine sahip; çöple yemek yiyor, geyşalar kimono giyip diz kapakları birbirine bağlı penguen gibi yürüyor. Geleneklerine bağlılar. İngiltere’de peruksuz lordlar kamarasına giremezsiniz, hala hukuk sisteminde peruk takarlar. Biz bu duruma gülemiyoruz.
Bizim de Pşımız-Woerk’ımız var. Başımızın tepesinde taşımalıyız. Batı Çerkesleri Ferzepe ve Bzeyiko ile yaşadılar. Pşıden-Woerk’ten o kadar ağızları yandı ki Doğu Çerkezlerinde Woerk- Pşı- Vuneut-Pşıtl mücadeleri çok çok az. Osmanlı’ya sürgün edildikten sonra, burada Woerk olan, orada Vuneut-Pşıtl oldu ya da burada Vuneut-Pşıtl olan, orada Woerk oldu. İsmini de değiştirdi. Ya da Xeuk’ta A sülalesinin Vuneuty-pşıtlıysa Osmanlı’ya gittikten sonra, “O sülaledenim.” dedi ve o sülalenin Pşı’sını kesti, çatıştı. Onun varlığıyla Uzunyayla’ya geldi, yerleşti. Haliyle suçsuz adam, Vuneut-Pşıtl ismini aldı, Woerk gibi davranmadı. Hatta ben bir tarihte Uzunyaylada oruoate toplarken ilginç bir şeye denk gelmiştim: Abaza bir nine vardı. Bir olay anlatıyordu. “Ses kaydını kapat.” dedi. “Kapattım.” dedim ama kapatmadım. Şahid olduğu bir olayı;Bir nineyi anlattı. “Köylerindeki bir Yuneuty kadın sabah öldü, sahibi woerk yatsıya kadar gömdürmedi.. Ertesi gün yatsıya kadar gömmelerine izin vermedi. “Tamam özgür bıraktım demesini bekledik.” dedi. Zira ölen “O onun Vuneutı-Pşıtly’dı.” dedi. O kadar katıydı.
Bu durum Xexeste Abazalarda daha katı. Doğu Çerkesler’inin de sistemiydi bu, Osmanlı kaldırdı. 1967 ya da 1968 de Uzunyayla’da Abaza köylerinden birinde Vunekut-pşıtl’lar, “Pşıları öldürelim.” diye Pınarbaşı’nda karar alıyorlar. Olay son raddeye varıyor. Hatta Osmanlı’ya Payitaht’a mektup yazıp, “Bu sistemi kaldıralım.” diyorlar. Osmanlı tedbirler alıyor.
Düzce’de yüksek lisans yaparken çok sevdiğim bir arkadaşım bir gün yakaladı beni, “Sana bir şey göstereceğim.” dedi. Arapça bir belge masanın üzerine koydu. Bu belgeyi, Arapça-Osmanlıca bilen Suriyeli Çerkesi mühendis bir arkadaşa gösterdim, tercüme etti. Belgede, “Artık hürsün sen Xeku’da Vuneut ya da pşıtl nasıl anıldıysanda anıldın şu anda hürsün.” yazıyormuş.
Osmanlı bunları da verdi ama günümüze yansımasına baktığımızda asalet değişmeyen bir koddur, nesilden nesile geçer. Ama bazen geçmediği dönemler de oldu. Ben şunu gözlemledim: Eğer bir kişide Kajerlik, Vuneut-Pşıtl, woerklık, Pşılık varsa bunu anlarsınız. İsmi vardır. Sülale adı vardır. Bilmem ne sülalalesindendir, bu sülalede çok iyi insanlar vardır. Ama kendisinde bir “yamukluk” vardır. Kajer: En tehlikelisi. Vuneut-pşıtl’in gözünü seveyim. Kajer, Woerk’un Pşıtl hanım ile dünyaya getirdiği çocuğa deniyor. Günümüzde vitrindekilerin %75’i woerk görünüşlü Kajer’dır yada Kajer gibi davranmakta. Vunekut-pşıtl’in de ötesinde yani. İlkin Adigelik adına çok iyi konuşur, güvenini kazanır akabinde canını okur. Adigelerdeki toplumsal tabakalaşma bir realitedir, bunu yok edemeyiz. Ancak Barışık kalmalıyız onunla. Ama ben A sülalesindenim deyip ucuz ucuz övünmeye de gerek yok. Bunu pratik yaşamında belli edebilmek gerek. Woerk mısın Woerk’lığını hal ve hareketlerinle, davranışlarındaki estetik ve kaliteyle, yiğitliğin ve dürüstlüğünle belli edersin. Woerk insanın kalitesi o kadar üstündür ki ona hayran olursun. Sormadan, her şeyiyle anlarsın. Ama Vuneut-pşıtl’sa bittin. Kajer damarı varsa o mutlaka kendini bir yerde belli eder. “Deliyi arama, o kendini bildirir.” hesabı.
Bu toplumsal tabakalaşma gerçektir. Peki bununla nasıl barışırız? Sosyal medyada tartışarak değil. Kişi, Vuneut-pşıtl bir aileden gelebilir ama Woerk davranışları da taşıyabilir. Ama bu bir yerde sırıtırsa, kusura bakmayın dersin. Bu bir sosyal realite çünkü. Kast sisteminde sınıfı değiştiremezsin. Bunun xexeste endogamik(iç evliliklerde)evliliklerde çok büyük zararı olmuştur. Özellikle Göksun’da Cilahsteney civarında oraya göçen Woerkler de Yuneutte taa Xeku’den çıkarken kayıt altına alınmıştır, mevcuttur. Hangi sülale kimin yanında? Kim Vuneut-pşıtl olarak geldi? Kimin dedesi Vuneut-pşıtl? Çok Rahat çıkarılır. Dolayısıyla çok belirgin Vuneut-pşıtl’lar gidip Werk’un ya da Pşı’nın kızını alamaz, Türk ile evlenir. Pşı da kızını veremez, vereceği woerkte bulamaz o da Türk ile evlenir. Şimdi çok iyi oldu düzeldi(!).
20 yıl önce Göksun tarafını geziyoruz. Bulunduğumuz köyde bir düğünden çıktık. Bu tarafta kafeyle şeşenle oynayan kız, diğer tarafta davulla zurnayla oynuyor. Annesi Türk, babası Çerkes. Şok oldum! Sonra bir eve davet ettiler, geç saate kadar oturduk, konuştuk. Evsahibimiz direkt sosyolojik tespit yaptı: “Yavrum, biz böyle bir şey yaşadık. Maalesef çocuklarım Türk ile evlendi çünkü kızımı verecek kimse bulamadım.” dedi. Toplumsal tabakalaşmamız bizim asimilasyonumuza yolaçan etken olmaması lazım. Bunu, gerçekten Woerk gibi davranan insanları ön plana çıkararak yapacağız, Kajer insanları da herhangi bir misyon yüklemeden uzak tutacağız. Onların görevi başka olacak. Birilerine “pislik” yapacağın zaman onları kullanacaksın, onlara o zaman iş düşecek çünkü. Ama onları yönetici, toplum önderi, rol model yaparsan felaket olur. Bizim bu dengeyi kurmamız lazım. Bu Xeku’te de öyle Xexes’de de öyle.
Şuna inanıyorum: Sizler 20 yıl sonra, dernek üyeliğinde, başkanlığında, toplum önderliğinde Adigelerin toplumsal birlikteliğinde çok farklı düşüneceksiniz. Sizin yaşınızda bize bunları söyleyen olmadı. Bize çok farklı şekilde yaklaşıldı. Çünkü bizim önümüzdekiler; onlar ideolojik kurgudan geliyordu. Benim 1979 yılında Adiyağa üzerine ilk duyduğum Sosyalizmdi. “Sosyalizm olsun da Adiyağa önemli değil.” dendi bize. O insanlardan Adigelik öğrenilemez. O dönemde komünizmin savunuculuğunu yaparak en Adige yaşayanların çocuklarına kendilerine şimdi bakıyorsun; kapitalizmi dibine kadar yaşıyorlar.
Bu sorunun cevabını şöyle bitireyim: 10-15 yıl önce bir kadın anlatmıştı. Çocuğu üniversitede okuduğu halde İstanbul’da aylık 4000 TL’lik evde oturuyormuş. İşçiler grev yapmış, o da desteklemiş. Polis toplamış hepsini nezarete atmış. Annesi de sabaha kadar oğluyla beraber nezarethane de kalmış. Bu çocuğun yaptığı, 8-10 bin dolarlık viski şişesi açıp gitarla çavbella çalmaya benzer ve Sosyalizm bu değildir. Xekutekilere ne yaptığını gör, oradaki Sosyalizmin insanları ne hale getirdiğini gör. Yani toplumsal gelirin %3’ünü halka yansıtıp %97’sini üst bürokrasisi yiyen bir toplumda yaşa da gör. İnsanların tek mücadelesi karınlarını doyurmak, başka bir şey değil. Sen bu sisteme hiçbir şeyini feda etmezsin, sadece düşünsel egonu tatmin edersin o kadar.
Gerige Talha: Günümüz Çerkeslerinde kültür algısı aileden aileye farklılaşabiliyor. Kimileri sadece dansa yoğunlaşmışken kimileri adetleri yaşatma konusunda hassas. Sizce artık genel, milli bir kültür yerine aileler kendi belirledikleri kültür değerlerini mi yaşatıyor? Bu minvalde Çerkes kültürünün gidişatı hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Toplumsal dönüşümle beraber, toplumsal değişimle beraber Çerkes toplumunun kültürel yaşamı da değişiyor. Çerkesler ilkin belirli bir süre, statik bir halde yani çevreden yalıtılmış bir halde; Uzunyayla’da, Karadeniz’de, Aydın’da, Balıkesir’de, Tokat’ta, Muş’ta farklı farklı yerlerde farklı şekillerde kendi kültürlerini, kendi yaşam biçimlerini çevreden en az etkilenerek kendi farkındalıklarını üreterek yaşamışlardır. Çerkesler’in şöyle bir özelliği var, sadece Çerkeslere has bir özellikte değildir aslında bu. Etnik duygu şöyledir: Egemen dil, kültür ve erk tarafından “ötekileştirildiğinizde” ya da yok sayıldığınızda Siz kendinizi çevrenizdeki halklara göre yönlendirirsiniz. Eğer ki çevrenizde size karşı bir saldırı varsa; psikolojik, kültürel ya da dilsel. Siz kendinizi korursunuz. Gardınızı alırsınız. Mesela biz, Çerkesler, köylerden kentlere gelip ortaokula başladığımızda hemen bir araya geliyorduk. Köyde selam vermeyeceğin kişiye şehirde canla başla sarılıyordun. Senin orada yalnızlık güdünü yok edecek olan, bir yere ait olduğunu hissettirecek olan senin kendi ırktaşındır.
Evet kültürel yaşam aileden aileye değişime uğradı. Aileden aileye farklı yaşanıyor fakat genel- ortak bir kültür oluşturma imkânımızda var. Deminden beri bahsediyoruz: sosyal medya. Sosyal medyada yaşanan örneklikler genel bir kültüre doğru yol kat ettiğimizi gösteriyor. Genel bir kültür derken ortak bir kültürü kastediyorum. Şimdi şöyle bir örnek vereyim: Xeku`daki düğünle Xexes’deki düğünü seçemiyorsun artık. İkisi de aynı fonta dönüştü. İkisinin de oynama stili aynı oldu. 5-10 yıl önce böyle değildi. Xexes’deki naturel, kendini korumuş olan oynama biçimi Xeku’ya da sıçradı. Xeku’dekiler biz Xexes’dekiler gibi oynayalım dedi. Mesela, Xeku’da kaşen, zexes yeni yeni oluşmaya başladı. Orada karşı cinsle sovyetik bir düşünce yapısıyla tanışırsın, konuşursun; anlaşırsan tamam, anlaşmazsan bitti. Xexes’de ise kaşen hep bir yerde durur, 30 yıl geçse de. Niye? Kültür öyledir yani.
Diaspora’da aileler kendilerine mümkün olduğu kadar bir ölçüt koyuyor. Adiyağa açısından insanlar yapabildiği kadarını yapıyor. Kimine göre Adige Hıgebz-Jale kolye takmak, bir rozet takmak Çerkeslik için yeterli bir göstergedir.
Geçenlerde- yakın yerde bir market var, oraya girdim. Bir çocuk var, hem tatlı görünüyor hem de zımba gibi. Sağ omzuna iki tane Çeçen bayrağı yapıştırmış. Birine de yardımcı oluyordu o anda. Ben alışverişimi yaptım, marketin öbür tarafına, çıkış tarafına, geçip çıktım. Çocuk orda duruyordu. Yanına vardım. Bayrağına dokundum. Sen Çeçen misin? Evet dedi. Ben de Kabardey’im dedim. Heyecanla sarıldı bana. Geçen de karşılaştık, selamlaştık. Çeçenya’da karşılaşsak Kabardey olmam umrunda olmaz. Ama burda Moskova’da bir Kafkasyalı olmak, ortak kültürün sahibi olmak insanı çekiyor. Birbirinle kontak kuruyorsun.
Biz ailelerin çerçevesinin dışına çıkarak genel geçer bir kültür, kural koymamız lazım. Yani nedir? Herkes evinde Çerkesçe konuşacak. Çerkes biriyle evleneceksin. Ya o ya sen çocuğunla Çerkesçe konuşacaksın. Çerkesce konuşursan ne yaparsın? Çerkes yemekleri, Çerkes yaşam biçimi, Çerkes düşünce biçimi, Çerkes akraba… Git gide genel bir kültüre dönüşecektir. Bunun örneklendirilmesi lazımdır. Bu sosyal medyayla çok kolay. Yeter ki siz örnek olun. Sosyal medya sayesinde anında örnek olursunuz. Ta Amerika’daki bir arkadaşım diyor: “Abi sen orda(sertifika dağıtım programında) bir çocukla doğaçlama bir konuşma yaptın. O kadar hoşuma gitti ki. Çocuğun duygularını seyrettim. Yüz ifadelerini seyrettim. O çocuğun hayatında unutamayacağı bir şey oldu.
Gelenek olarak da dil olarak da yaşam biçimi ve düşünce biçimi olarak da, kırıcı olmayacağız. Kırıcı olmayacağız diye de herkesin üzerimize attığı pislikleri taşımayacağız. Şemsiyemizi tutacağız. Şemsiye tutmakla kırıcı olmakta farklı şeylerdir. Eee, yukarıdan çamur yağıyor. Şemsiye tutmazsan üstüne çamur bulaşır. O kadar insan var ki kirliliğe alışmış. Temizliği bilmiyor, temizliğe alışmamış.
Bir tarihte Kayseri Kafkas Derneği Yönetim Kurulundayım. Ta lisede beraber okuduğumuz arkadaşlarla, yönetimin çoğunluğunu oluşturuyoruz. Birkaç tane de bizden büyük abimiz var. Samsun Çarşamba Derneğinin açılışı için bizi davet ettiler. İki otobüsle gittik. 96 kişiyiz. Büyükler, küçükler, müzikçiler, yöneticiler falan filan, ful dolu… Gösteri için fazlasıyla para verdikleri gibi, otobüsümüzün mazotunuda 96 kişinin yol erzağınıda vermişlerdi. Hatta kulakları çınlasın Dernek başkanımız Mecit Tav; “Yahu dincilerin her aktivitesine gidelim, adamlar sözlerini fazlasıyla yerine getiriyor “ demişti. O zamana kadar Kayseri Kafkas Derneği nereye gitse “beleşe” gitmiş. Çağıranlar para vermemiş, gidenlerde de utancından isteyememiş. Dernekte maddi olarak hep geriye geriye gitmiş. Yav, rahmetlik Yesenkuyl Sebahattin amca kalp krizi geçirmişti. Xeku’den gelen ekibi almış yanına il il geziyor. Gösteri yapılıyor. Organizeyi yapanlar bilet satıp para kazanıyor. Sabahattin Amcaya bir kuruş veren yok. Adam 30 bin dolar para harcamış kendi cebinden en son bir yerde de kalp krizi geçirmiş…
Uzunyaylalı organizatörün biri İstanbul’da Bostancı kültür merkezinde yanlış hatırlamıyorsam Kayseri Kafkas Derneği ekibini gösteriye çıkartıyor. Şimdikinin parasıyla o zamanda 150- 200 bin liralık bilet satıyor. Bir kuruş harcamadığı gibi gösteriye çıkan çocukları da ailelere dağıtıyor. Bırak otele yerleştirmeyi. Bu da benim diyen, şu an da ortalıkta sallanan bir Adige…
90’lı yıllarda şimdi o da öldü. Adını söylemeyeyim. Büyük bir kahraman gibi ölüm yıldönümlerinde fotoğrafı paylaşılır. Bir gün dayanamadım. Bir paylaşımın altına bir sürü şey yazdım. Bir sürü adam benimle küstü. Bahse konu kişi Xeku’n büyük ekiplerden bir tanesini 3 otobüsle yanına katmış il il geziyorlar. Ikarus Otobüsler insan ve bir sürü kıyafet vs.ile dolu. Yolda mola veriliyor. Lavaboda rehin kalıyorlar. Adam bunlara tuvalet parası bile vermemiş yav. Üstlerinden 1 milyon TL’ye yakın para kazanmış. 7-8 ilde hep ailelere konuk olarak ağırlatmış. Kayseri’ye gelince ekip bize dert yandı. Adam da Kayseri’den hemen tüydü. Kayseri’den bir şey tırtıklayamadı. Ve o adam şimdi kahraman. Allah taksiratını affetsin de yapmadığı nane de yok. 90’lı yıllarda en fazla Sosyalizm çağrısı yapan Xeku’ya gidelim Xeku’ya gidelim diyen adamlardan bir tanesiydi. Sen kendi halkına niye zulmediyorsun? Zaten onlar 80 yıl göreceği zulmü görmüş. Zulmün kralını yaşamış. Koca ekibin tüm Türkiye gezisinin bedeli de 600 dolardı o zaman beher olarak. O zamanlar zaten herkesin cebinde dolar olduğu, TL’sini dolara çevirdiği zamanlar. Sıradan bir kişiyi çevirsen cebinden 500 dolar çıkar. Biz bunları gördük, biz bunları yaşadık yani.
Dans, evet. Bizim dansımız var. Kültürümüzün elimizde kalan en önemli ögesi. Dansın ritmi var, estetiği var. Uygulanış biçimi var. Biz bunun ne olduğunu hissederek, mesajını algılayarak o dansı icra ettiğimiz zaman bizim kişiliğimizi, kimliğimizi ortaya çıkaracaktır. Başka kültürlerde hoplayıp zıplanıldığı gibi değildir Adige dansı. Estetiktir, inceliktir. Müziği harmoniktir, sanatsaldır. Ritmi vardır.
Ben sana ne diyim? Beden-kitle endeksinin en kralını Adigeler uygulamıştır. Bilek kalınlığının iki katı boyun kalınlığını geçmeyecek. Boyun kalınlığının iki katı da bel kalınlığını geçmeyecek bayanlar için. Eğer boynu, belinin ya da beli boynunun kalınlığından iki katı fazla ise estetiği bozulmasın diye yiyeceğini azaltıyor kız. Sadece estetik mi? Sağlığı, pratikliği, anneliği şusu, busu, dünya kadar her şeyi… Öyle bir toplumun dansları da kıyafeti de insanı da güzel olur. Yemekten başka bir şey düşünmeyen, akşama kadar bir şeyler atıştıran kızdan Allah rızası için soruyorum, sen ne bekleyebilirsin? Zaten insanları yemek yerken tanırsın. Estetik bir şekilde yemek yiyenden mi keyif alırsın yoksa diğerinden mi? Diyetisyenler işte şöyle şöyle yap, aç kalk derler… Yahu Adigeler o kuralı 2000 yıl önce kurmuş mübarek. Sofradan doymuş şekilde kalkma. Resulullah’ın sünneti. Adigeler de biliyor bunu. Resulullah doğmadan önce koymuş bu kuralı Adigeler. Xabze diyince de şöyle bir şey var. Toptan reddedenler. Yerine ne koyacaksın kardeşim. Şahsen ben, hiçbir Xabze’nin keyfi olarak değişmesinin taraftarı değilim. Bir büyük geldiği zaman ayağa kalkıyorsan onun bir özelliği vardır. Gir bir Moskova metrosuna, yazıyor ki: “Yaşlılara, hastalara ve hamile kadınlara öncelik veriniz.” Hem Rusça hem İngilizce yazmış. Adigeler olarak bunu bilmem kaç asırdır zaten yapıyoruz. Sen şimdi bu adeti yok etmek mi istiyorsun? Eğer öyleyse buyur, bay bay Adigelikten çıkarabilirsin. Allah razı olsun. Zaten hangi ideolojiyle uğraşıyorsan git onun yanına onunla uğraş. Zaten Çerkeslik de sana kalmamıştır. Tamam müziğini dinle, nesini alıyorsan al ama ahkam kesme kurban olayım. Başkalarını kendine benzetmeye rol model olmaya çalışma bırak herkes istediği gibi yaşasın. Bu din için de geçerlidir. Mesela herkes sakal bırakacak diye zorlamak. Ya sana ne. Al şimdi buyur, gençlerin yüzde 99’u sakallı. Geçen bir damat fotoğrafı gördüm, adam kirli sakallıydı. Demek ki çocuk sakallı olmayı seviyor. Damatken bile tıraş olmamış. Damat tıraşı adı üstünde. O standardı bozmuş. Mesela ben de damatlık giymemiştim. Bana o anki düşüncemde uygun gelmiyordu. Bir kot bir kazak giydim o kadar. Hatta birisi geldi damadı tebrik edeceğim diye, beni arıyor damat nerede diye. Şaşırdı beni görünce. Damatlık kıyafeti falan yok bunun dedi. “Yok işte, bu böyle” dediler.
Çerkes kültürünün gidişatı dediğim gibi inşallah iyiye doğru gidecek. Dilde yaşadığımız sabahtan beri konuşmaya çalıştığımız olumlu gelişmeler kültüre de yansıyacaktır. İnşallah. Dil ne kadar yaygınlaşırsa, vücut bulursa, hayatımızda olursa; Adigelerin, dilinde, dimağında, hayalinde, rüyasında, konuşmasında, düşüncesinde. Kültürümüz de aynı paralellikte kendisini sürdürecektir. Portakalı suya atsanız batmaz ama kabuğunu soyarsanız batmaya başlar. Dili olmayan kültür, kabuğu soyulmuş portakal gibidir. Portakalı attığınız suya da Çerkesler’in diasporik yaşamı diyebilirsiniz. Siz Çerkesler’in elinden o koruyucu kabuğunu, dilini, aldığınız zaman o batmaya başlayacaktır. Su içerisinde bozulmaya başlayacaktır. Suyun üzerinde olursa en azından yarısını kurtarır. Üstü kuru kalacaktır. Ama battığı zaman bitti. Bir süre sonra çürüyecektir o, suyla bütünleşecektir…





Yorum bırakın