Talha Kutay yazdı…

Kitap, İletişim Yayınları etiketiyle 2020 yılında okuyucuyla buluştu. Kitabın ana temasını/araştırma konusunu “güncel Türk vatandaşlığı bağına sahip olan Lazların Türk kimliği ve Laz kimliği arasında kurdukları ilişki, geliştirdikleri aidiyetler ve tehlike altındaki ana dillerinin belleklerindeki ve hayatlarındaki yeri”[1] olarak ifade edebiliriz. Kitapta önce mekân, bellek, kültür vs. gibi kavramların literatürdeki karşılıkları incelenmiştir. Sonra Lazların tarihinden bahsedilmiş ve son olarak ise yapılan saha çalışması ile Laz kimliğinin sanal mekandaki yeri başarılı şekilde aktarılmıştır.

Bu kısa girişten sonra kitap daha ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

Çalışmanın Yöntemi

Çalışmanın merkezinde ırk ve sınıf gibi insanoğlunu sınırlandıran baskı unsurlarına karşı farklı bakış açıları geliştirmeyi amaçlayan eleştirel teori bulunmaktadır. Öteki olanın sesini duyurmak açısından önemli olan madun çalışmalarından yararlanmıştır. Öteki olarak konumlandırılan ve dışlanan maduna konuşma imkânı tanımayı, ses vermeyi amaçlayan madun çalışmaları, öz yaşam öyküleri ve sözlü tarih çalışmaları sundukları bakış açısıyla, kullanılan bu yöntemleri farklı bağlamlarda yorumlama fırsatı sunmuştur (Şentekin, 2020: 29).  Özellikle ulus devlet altında yaşayan azınlıkların, yaşadıklarının akademik olarak tartışılması oldukça geç zamanlarda başlamıştır. Bu nedenle sözlü tarih çalışmaları olarak adlandırılan alternatif tarih çalışmaları daha önemli hale gelmiştir. Bunlara ek olarak kimlik ve vatandaşlık tartışmalarında öne çıkan etno-sembolik ve inşacı kuramlara da değinilmiştir. Özellikle Türk kimliği ve Laz kimliği arasındaki çatışmanın Lazlar açısından tezahürünü ortaya koymak için vatandaşlık ve kimlik tartışmalarına değinmek bir zaruret haline gelmiştir. Çalışmanın işleyişi içinde gerek araştırma yöntemleri ve gerekse kuramsal yaklaşımlar bakımından benzer konu ve sorunsalların ele alımında birden fazla yol ve yaklaşımın kullanılması tercih edilmiştir.[2]

Kimlik, milliyet, vatandaşlık

Smith, milletlerin birleşim unsurlarını kolektif bir isim, ortak bir tarih, ortak bir soy miti, özel ortak kültür, belli bir bölge ile özdeşleşme ve topluluk içi dayanışma duygusunun oluşturduğunu ifade etmektedir. Genelde ulus devlete geçiş sürecinde, hâkim ulusun/milliyetin sınırları, azınlıkları içine alacak şekilde genişlemektedir. Cumhuriyet döneminde ortaya atılan güneş dil teorisini ve diğer azınlıkların “dağlı Türkler” ve “Kafkas Türkleri” gibi tanımlamalarla Türklük içinde konumlandırmaları bu duruma örnek gösterilebilir.

Şendeniz, kitapta Castells’in kimlik inşasının biçim ve kökenine ilişkin geliştirdiği üçlü ayrımdan bahsetmektedir. Castells, kimlikleri meşrulaştırıcı kimlik, direniş kimliği ve proje kimlik olmak üzere üç türlü ele almaktadır.

Meşrulaştırıcı Kimlik: Toplumun egemen kurumları tarafından, toplumsal aktörler karşısında egemenliklerini genişletmek ve akılcılaştırmak için inşa edilir. (…) Direniş Kimliği: Hâkim olanın, başat olanın mantığı tarafından değersiz görülen ve/veya damgalanan konumlarda/koşullarda bulunan aktörler tarafından geliştirilir (…) toplumun kurumlarına nüfuz eden ilkelerden farklı ya da bunlara karşı ilkeler temelinde direniş ve ayakta kalma siperleri oluşturulur. Proje Kimliği: Toplumsal aktörlerin, kendilerine sunulan kültürel malzeme temelinde toplumdaki konumlarını yeniden tanımlayan yeni bir kimlik inşa etmeleri; bunu yaparken bütün bir toplumsal yapıyı değiştirmeyi amaçlamalarıdır.[3]

21. yüzyıl ile birlikte birden fazla kimliğin kesiştiğini görmekteyiz. Bu açıdan Castells’in üçlü ayrımına kesişimsel teori açısından bakmamız, 21. yüzyılda kimliklerin durumunu vuzuhla anlamamıza imkân sağlayacaktır. Örnek verirsek, vatandaşlık bağı ile Türk kimliğine bağlı olan bir birey meşrulaştırıcı kimlik kategorisine girerken, yok olmaya yüz tutan Laz kimliğine sahip çıkması direniş kimlik kategorisine girmesine neden olmakta ve son olarak bireyin kendini proje kimliklerden biri olan vegan kimliği ile tanımlaması bireyi üç farklı kimlik kategorisi içerisinde konumlandırmaktadır.

Türkiye’de Türkçe konuşmayan Müslüman vatandaşlar “müstakbel Türkler” olarak görülmüştür. Dil’in, ulus devlet sürecinde hâkim ideolojiyi güçlendirme gibi bir etkisi vardır. O nedenle hâkim ideoloji konumunu güçlendirmek ve topluma yaymak için “resmi dil” ve “resmi tarih” gibi tezlere dayanmaktadır.

Azınlık kimliklerin yaşadığı ülkelerde, eğer bir ulusal devlet kurulma süreci yaşanmış ise o kimliklerin kendilerine kamusal mekânda alan açmalarına izin verilmemekte ve var olan alanları yavaş yavaş daraltılmaktadır. Bu durumda azınlık kimliklerin üç tepkisi olmaktadır. Ya Türk kimliğine yakınsayacak, ya Laz kimliğine sarılarak Türk kimliğine muhalif bir tutum sergileyecek ya da azınlık kimliği ve Türk kimliği arasında uzlaştırıcı bir tutum sergileyecektir. Kitabı okuduğumuzda, Lazların, Kürtler ve Çerkeslere göre iki kimlik arasında daha uzlaştırıcı bir tavır sergilediğini ve uluslaşma sürecinde de devlet tarafından daha “makbul vatandaş” olarak görüldüğünü anlıyoruz. Bunun bir nedeni de Lazların tarihsel anavatanı olarak görülen Güney Kafkasya’nın, Gürcistan ve Türkiye gibi iki ulusal devletin egemenliği altında kalmış olmasıdır.

Mekân

Bireylerin davranışlarını etkileyen ve belirleyen zaman ve mekân olmak üzere iki ayrı mefhum bulunmaktadır. Zaman mefhumunu tanımlamak daha zor bir uğraş iken, mekânı insanın varlığını sürdürdüğü bütün fiziksel alem olarak tanımlayabilmekteyiz. Mekân mefhumu birçok disiplinin çalışma sahasına girmesi hasebiyle, mekânı farklı açıdan ele alan yaklaşımlar bulunmaktadır. Kitapta somut olarak, Lazlar açısından aidiyet hissettikleri mekân en genelde Güney Kafkasya, özelde Doğu Karadeniz ele alınmıştır. Lazların göç ettikleri başta İstanbul olmak üzere diğer şehirlerde mekân hemşeri dernekleri olarak önümüze çıkmaktadır. Teknolojinin gelişimiyle birlikte önemi giderek artan ve aidiyet hissedilen mekân ile göç mekanı arasında bağlantıyı daha da kuvvetlendiren sosyal medyada, sanal mekan olarak karşımıza çıkmaktadır.

Laz kimliği

Lazları, Güney Kafkasya ve Doğu Karadeniz’in otokton halkı olarak ifade edebiliriz. Fakat Gürcistan ve Türkiye’nin ulus devlete geçişiyle birlikte Laz tanımlaması silikleşmiş ve genelleşmiştir. Bugün Türkiye özelinde bakacak olursak, Lazlar Doğu Karadeniz’de yaşayan herkesi tanımlayacak hale gelmiştir. Kitapta da ifade edildiği üzere, Lazlık, fıkralarda şiveyle Türkçe konuşan bir Temel ile eş değer hale gelmiştir. 

Laz tanımlamasının silikleştiği dönemde, Laz aktivistlerin, kimliğe sahip çıkmaları için tek bir seçenek kalmıştır: O da Lazcadır. Bu durumda konuşulan dil bir turnusol haline gelmiştir. Şendeniz, çalışmasında “Kimdir bu Lazlar?” sorusunu sormuş ve Lazlığı coğrafi mekan ile şöyle ifade etmiştir:

Lazlar bugünkü Rize ilinin 25 km kadar doğusunda bulunan Kemer’in doğusuna doğru uzanan sahil bölgesinde yaşar ve konuştukları dil Rumların konuştuğu Antik Yunan kökenli dilden tamamen farklı bir dil ailesine mensuptur. Öte yandan, Lazlarla, bir biçimde aynı coğrafyayı paylaşan ve aralarında kültürel olarak bazı benzerlikler bulunan Hemşinlilerden de farklı bir grup teşkil ederler. Lazların dil ailesi, itibariyle ortaklaştığı Gürcüler ve Svanlar gibi halklardan en önemli farkı ise tarihseldir. Lazlar, Gürcüler ve Svanlardan farklı olarak iki bin yıla yakın bir süredir Kafkasya’dan ayrılmış ve farklı etkileşimlere açık olan başka bir kültür alanında varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu itibarla Lazlar dilsel olarak Kafkasya’ya, ancak, kültürel olarak daha çok Doğu Karadeniz kültür alanına aittirler.[4]

Saha çalışmaları sonucu Lazların çocuklarına “konuşma bozukluğuna neden olması”, “eskiden uygulanan yasaklar” gibi nedenlerden ötürü dillerini öğretmedikleri anlaşılmıştır. Aynı durumu Çerkeslerde de görmekteyiz. Fakat Kazım Koyuncunun şarkıları ve sosyal medyanın gelişmesi ile daha popüler olmasıyla, Lazcanın öğrenilmemiş olması bireyleri üzmektedir. Bu konuda röportaj yapılan Oktay şöyle demektedir:

Gönderirim ha ben bile gitmek isterim boş vaktim olsa ne olacak yani sonuçta bir renktir onun şeyini de çok çektim. Yani bir Lazca konuşuyorlar konuşamıyorum. Laz mısın diyorlar, e Lazım. Babadan Laz olduğumuz zaman genelde hani biz de Laz sayılıyoruz sonuçta. (…) Arkadaşlar sorduğunda Lazca konuş; konuşamıyoruz. Mesela veya Lazca bir şarkı dinlettiklerinde işte ne diyor burada dediğinde ben cevap veremiyorum mesela bu bir eksiklik yaratıyor.[5]

Lazların iki ulus devlet altında yaşamaları tahayyüllerindeki memleket konusunda da kafa karışıklığına neden olmaktadır. Doğu Karadeniz’in Türkiye’nin sınırları içinde kalması, normalde Güney Kafkasya içinde kalan Doğu Karadeniz’i ayrı bir mekân olarak ortaya çıkarmakta ve Güney Kafkasya ve Doğu Karadeniz olmak üzere iki ayrı bölgenin oluşmasına neden olmaktadır. Lazların anavatanını Güney Kafkasya olarak belirlediğimizde ise bu ayrımdan dolayı olmayan bir “göç” insanların zihinlerinde oluşmaktadır. Saha çalışması sırasında yapılan röportajlar ile bu durumu daha net görmekteyiz:

Babam “Tabii Lazlar göçe alışkın sisteme entegre olmaya, Güney Kafkasya’dan gelen…” dediğinde, Laz kültür hareketi içinde olan aktif bir görüşmeci, “Biz buraya göçle gelmedik ki. Kaçkar Dağları Güney Kafkasya’nın uzantısı, coğrafi olarak zaten Kafkasya’da yaşıyoruz. Göç dediğin Batum’dan, iki saat ileriden geldik,” cevabını verdi. Masamızda bir an durduk. Bu zaten bilinen bir meseleydi fakat ilk kez oturduğumuz yerden görünen dağların coğrafi olarak Güney Kafkasya ile bağlantısı bulunduğumuz mekanla ilişkilenmişti.[6]

Laz kimliği ile ilgili yapılan çalışmalar ve yayınlar, Lazların aidiyet hissettiği Doğu Karadeniz’den öte, İstanbul gibi büyük metropollerde ortaya çıkmış ve oradan yayılmıştır. Özellikle, Ogni dergisine Lazların çoğunlukla yaşadığı Doğu Karadeniz bölgesinden gelen talep, İstanbul’dan gelen talepten oldukça azdır. Bunun nedeni göçlerle birlikte metropollerde Lazlar dışındaki etnik gruplarla bir araya gelinmesidir. Diğer etnik gruplarla bir araya geldikleri zaman, kendilerinin farklı olduklarının ve yitip giden dillerinin farkına varmışlardır. Bu farkına varış Laz kültür aktivizminin İstanbul odaklı doğmasına neden olmuştur.

Sosyal mekânın/medyanın Laz kültür ve kimliğine etkisi

Kitapta sosyal mekân olarak, Facebook’ta katılan gruplar temel alınmıştır. Özellikle sosyal medya uzaktaki insanların iletişimini kuvvetlendirmesinden dolayı toplumsal hareketlerde ve bir grup olarak iş yapma konusunda belirgin hale gelmiştir. Görüşmecilerden Gül, Facebook gruplarına üye olmayı ve iletileri takip etmeyi, “memleketinden uzakta bir memleket havası” almaya benzetmesi oldukça çarpıcıdır. Sosyal medyanın Lazca üzerindeki etkisi de oldukça önemlidir. Kitapta görüşülen Laz aktivistlerinin bir amacı da Lazcanın, Arhavi, Hopa ve Ardeşen lehçelerinden çokça konuşulan Arhavi lehçesini, İstanbul Türkçesi gibi merkeze koyup, Lazların kendi aralarında daha rahat anlaşmalarını sağlamak ve geleceğe daha bütün bir dil bırakmaktır. Fakat aktivistler bunu gerçekleştiremediklerini şu an sosyal medyada yarısı farklı bir lehçe, yarısı da farklı bir lehçenin kelimelerinden yazılan iletilerden dolayı sosyal medyada, yeni bir dilin oluştuğunu ve geleceğe de bu dilin kalacağını ifade etmektedirler.

Sonuç yerine

Sözün kısası, kitabı okuduğunuzda, milliyet, bellek, kimlik, vatandaşlık gibi mefhumları, Laz kimliği ve kültürü hakkında bilgi sahibi oluyor ve sosyal medyanın kültür ve dil üzerindeki etkisini anlıyorsunuz.


[1]Şendeniz, Ö., 2020. “Kimdir Bu Lazlar?” – Laz Kimliği ve Sanal Mekanda Lazca. İletişim Yayınları, ss.29.

[2]a.g.e., ss. 29-30.

[3] Aktaran a.g.e., ss. 39-40.

[4] a.g.e., ss. 99.

[5]a.g.e., ss. 190.

[6]a.g.e., ss. 212.

Yorum bırakın

Popüler