Gupsıse Mektebi’nin haftalık toplantılarında incelediğimiz “Batıya Doğru Akan Nehir” belgeselinden notlar bölümler halinde paylaşılacaktır.


Abdulkadir Arslan yazdı…

Bu belgesel; daha çok Türkiye – Mezopotamya bölgelerini ele alıyor, yaşadığımız coğrafyanın tarihini, farklı yönleriyle öğrenme imkanı sunuyor. Bu belgesel, zihin dünyamızı genişletecek yaşadığımız topraklara bakışımıza yeni bir anlam ekleyecektir.

1. BÖLÜM

8. ve 9. dakika arasında anıt üzerine işlenen hayvanlar hakkında “Sanatsal kültürleri gelişmiş.” şeklinde bir ifade kullanılıyor. Bu söylem, insanların o zamanda taşlara işledikleri figürleri sanat niyetiyle işlediği anlamını barındırır. Muhtemeldir ki o zamanlar insanlar bugünkü anlamıyla sanat yapma kaygısı gütmüyor, dinsel veya kültürel sebepler ile faaliyetlerini gerçekleştiriyorlardı.

Bu bölümde şu minvalde bir cümle geçiyor: “Neolitik dönem sonrasında oluşan toplumlar arasında düzeni sağlamak için hiyerarşik yapılar oluştu.” Bu ifade akıllara şu soruları getiriyor: Bir toplum oluşurken işleyiş böyle mi olur? Yoksa bir toplum önce liderlerini seçer sonra mı yerleşik hayata geçer? Lidersiz bir toplum kurulabilir mi? 

MÖ 13. yy’da Hititler ve Mısırlılar arasında yapılan ve bir galibi olmayan savaş, tarihin en büyük savaşı olarak nitelendiriliyor. Sonucunda Kadeş Barış Antlaşması imzalanıyor. Günümüzde bu antlaşmanın Hitit nüshası, İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunmaktadır.

Belgeselde “Bu alanda en eski şey budur.” gibi ifadelerden “bilinen en eski şey” anlamını çıkarmak daha sağlıklı olabilir.

Belgeselde bulguları bir araya getirmek adına boşlukları mantıken doldurmaktan çekinilmemiş. Doğal ve doğru olan da bu gibi duruyor çünkü boşluklu bir anlatım akılda kalıcı değildir. Bütüncül anlatımın yanlışlarıyla da olsa zamanla gelişime daha açık olduğu söylenebilir.

2. BÖLÜM

“Yunan medeniyetinin oluşmasında Doğu medeniyetlerinin birikiminin büyük etkisi vardı.” Türkiye’deki birtakım papyonlular tarafından göz ardı edilen bu gerçeği göz önünde bulundurmaları, belgeselin sıradan bir propaganda belgeseli olmadığını düşündürdü.

Zaten bu belgesel serisinin ciddi bir proje olduğunu ilk bölümden fark etmiştik.

Belgeselden İhsan Fazlıoğlu’nun bir cümlesi: “Bizim doğu batı dediğimiz dünya aslında tek bir dünyadır.”

Belgeselde arkeolojik kalıntılar sayesinde Kafkasya’da Yunan medeniyetine ait eşyalar bulunduğuna değinilmiş. Kafkasya’nın Yunanlar tarafından kolonileştirilmesi, belgeselde bahsedilen Miletler tarafından yapılmış olabilir.

Yunan tanrıçası Afrodit’in, Doğu’dan alınması bize ne anlatır? Bu bir dinin yaygınlaşması mıdır? Sadece Yunan değil birçok mitte aynı tanrılar mevcuttur. Ortada belirli bir kural bütünü olmayınca yalnızca ritüel ve figür ile yaygınlaşması kolay olmuş olabilir.

Babil’deki Istar Geçidi ve Tören Yolu, Berlin’deki Bergama Müzesine taşınmıştır. Batının, coğrafyamızda bulduğu her şeyi müzelerine taşımasını kabullenemeyiz ama taşınmasaydı, son 30-40 yılda coğrafyamızda yaşanan önemli olaylara şahit olmuş tüm tarihi eserler, İŞİD gibi örgütler yüzünden tahrip edilirdi. Diyebiliriz ki Batı insanlığın tarihini bilinçsiz bir şekilde de olsa korumuş oldu. Bu eserler fırsat doğan ilk anda gerçek coğrafyalarına, yakıştıkları yerlere dönecektir. 

Babiller, burçları ve doğa olaylarını gök kubbeden faydalanarak anlamlandırmaya çalışmıştır. Bunun yanı sıra İskender’in ölümüne dair gökten kehanet çıkarmıştır. Günümüzde de burçların çoğu şeyi anlamlandırdığına inananlar vardır. Peki burçların hakikati nedir? Akademik araştırmayı hak eden bir konu gibi duruyor.

3. BÖLÜM

Antropomorfik: İnsan vasıflarının başka canlılara atfedilmesi.

Göbeklitepe’de avcı toplayıcılar, öteki dünya inançları için bir araya gelip festival yapıyor, ölülerini seremoni ile gömüyorlarmış.

Belgeselden bir alıntı: “İnsan bilmiyor, acziyet hissediyor ve bu eksikliğini tamamlayacak bir ilah arıyor.”

Çatalhöyük, tarım yapan insanların birlikte yaşadığı ilk yerleşim yerlerinden biridir. Orada insanlar ölülerini yataklarının hemen altına gömerler. Bu şekilde ölüm fikrinin insanların hiçbir zaman akıllarından çıkmaması ve ona göre yaşıyor olmaları olasıdır. Mezarlar, mezarlıklar yavaş yavaş yaşadığımız yerlerden uzaklaşmış. Önce evimizin içine, daha sonra evlerin bahçelerine ve yavaş yavaş da şehirlerin en ücra köşelerine…

MÖ 6000 Shar Hagolan’da tek tip bir put (tanrıça) bulunmuş. Araştırmacılar orada yaşayan halkın tek bir tanrıçaya taptığı çıkarımını yapıyor, bunu bir devrim olarak niteliyor, tek tanrıcılığın başlangıcı olarak görüyorlar.

Bu görüş, Mircea Eliade gibi dinler tarihçilerinin görüşüne aykırı olsa da insanlığın tek tanrıcılıktan çok tanrıcılığa geçtiğini ifade eden araştırmacılar da mevcuttur.

Mısır firavunu Amenhotep güneşe atfen, ismini, Akenaten olarak değiştirmiş, diğer tüm Mısır tanrılarını reddederek sadece güneşe tapılması yönünde halkını yönlendirmiştir. 

Genel itibarıyla firavunların isimlerinin anlamları, “tanrının yaşayan sureti” gibi ağır anlamlar taşır. Bu bakış açısıyla Mısırlılar için tek tanrıcılıktan söz edilemez.

Yorum bırakın

Popüler