Gupsıse Mektebi’nin haftalık toplantılarında incelediğimiz “Batıya Doğru Akan Nehir” belgeselinden notlar bölümler halinde paylaşılacaktır.
Abdulkadir Arslan yazdı…
Bu belgesel; daha çok Türkiye – Mezopotamya bölgelerini ele alıyor, yaşadığımız coğrafyanın tarihini, farklı yönleriyle öğrenme imkanı sunuyor. Bu belgesel, zihin dünyamızı genişletecek yaşadığımız topraklara bakışımıza yeni bir anlam ekleyecektir.
7. BÖLÜM
Bu bölümde “Karanlık çağ, Batı tarafından üretilen ve Avrupa için geçerli olan bir kavram.” ifadesi geçti. Bu, tüm dünyanın aynı anda aynı şeyleri yaşama ihtimali olmadığını anlatan şahane bir ifade. Bu şekilde klasik tarih anlatımının dışına çıkıldı. Ayrıca Doğu’nun karanlık çağ yaşamadığı da eklendi. Aydınlanmacı bakış açısıyla düşünmeyenler, Avrupa’da yaşananları dahi karanlık çağ olarak nitelemeyebilir. Ama İslami bakış açısıyla bakıldığında Avrupa’nın yaşadığı haktan, hakikatten uzak zaman aralığına, “cahiliye çağı” da denebilir.
Emevî Camisi’nin bulunduğu yer, M.Ö. 8. yy’da pagan tapınağı, daha sonra katedral olarak kullanılmış 8.yy’a gelindiğinde ise camiye dönüştürülmüştür. Bu yapı yaklaşık 3000 yıldır mabet olarak kullanılmıştır.
512 yılında Kral Justinyanus, Bizans’taki son düşünce okulunu kapatıyor ve filozofları sürgün etmiştir. Hristiyan Bizans, pagan inancının devamı olarak gördüğü şeylere karşı sert tavır takınmıştır. Yaklaşık bir yüzyıl kadar sonra Müslümanlar büyük bir heyecan ve merakla bu bilgiye sarılmıştır.
İslam’ın şartlarından olan namaz, zekât ve miras hukuku gibi durumların yerine getirilmesi için hesaplama gerekmiştir. Müslümanlar klasiklerden de faydalanarak bu alanlardaki bilgiyi tazeleyip, ilerletmiştir.
Harran’da üç dine mensup insanlar birlikte yaşayabilmektedir. Bunlardan biri de Sabilerdir. Paganca bir inanışa sahip olan Sabiler, Müslümanların arasında yıllarca yaşayabilmiştir.
Bu bölümde Doğu’da yapılan tercüme hareketlerinden de bahsedildi. Diğer dillerdeki kitapları Müslümanların kendi dillerine çevirmesi üzerinde duruldu ve bilginin, gelişmenin bu şekilde gerçekleştiğine vurguda bulunuldu. Şahsen bir alandaki hiçbir çalışma, tercüme ile başlamaz diye düşünüyorum. Önceden konuya çalışmak, bilgi sahibi olmak daha sonra farklı milletlerin konu hakkında yaptığı çalışmaları tercüme ederek kendi çalışmalarına eklemek daha doğal bir süreç gibi duruyor. Belgeselde ise fikirlerini tercüme hareketinin ardından oluşturulduğu söylendi.
8. BÖLÜM
“İslamiyet’in Altın Çağı” Bundan 1000 yıl önce El Kindi, filozof, simyayı batıl görüp simya tekniklerinden yararlanarak kimya ilmine öncülük etmiştir.
Mısır’ı M.S, 969’da Fatımiler ele geçirmiştir. Nil nehrinin etrafında yeni bir şehir kurulup Kahire ismi verilmiştir. El-Ezher Cami’si kurulmuş orası sadece cami olarak değil aynı zamanda ilim öğrenilen bir yerdir. Günümüzde unutulmuş olsa da camilerin İslam toplumu içerisinde zaten böyle bir yeri vardır.
İbnü’l Heysem dış dünyayı, dışarıdan gelen ışınlar ile gördüğünüzü savunan ilk kişidir. Önceden dış dünyanın gözümüzden çıkan ışınlar ile görüldüğü savunulmuştur. Bunun üzerine “O zaman yıldızları görmemiz belirli bir süre alırdı.” fikrini savunmuş ve karanlık oda deneyini yapmıştır. Diğer ilim dallarında da durum farklı değildir. Müslümanlar her alanda buluşlar yapmıştır.
Arkun Bimarhane’si, Batı’da “içine şeytan kaçmış” diye adlandırılan akıl ve psikiyatrik hastalıkların tedavi edildiği bir hastanedir. Dünyada psikiyatrik vakaların tedavisi için uzmanlaşılan ilk hastane olarak kabul edilmiştir. Hastalar insanca ve bilimsel yollar ile tedavi edilmiş üç bölmeye ayrılan hastanede, hastalığın derecesine göre tedaviler uygulanmıştır.
El Hamra Sarayı’nda 2 ve 3’ün karekökü gibi karmaşık sayıların oranlarıyla mimari yapılmıştır. Modern dünyanın matematikçileri, simetrik desenleri oluşturmak için 17 olası yol tanımlamıştır. El Hamra Sarayı’nda bunların 17’si de kullanılmıştır. El Hamra, İslami bilgilerin bir kitap gibi okunabileceği bir yapıtın adıdır.
Bunca anlatı fanatik oryantalist anlatıya terstir. Doğu’nun mirası, medeniyetin Batı’nın tekelinde olmadığının kanıtıdır. Bilgi, elden ele geçen bir şeydir.
Belgeselde Doğu medeniyeti, Ortadoğu medeniyeti, Arap medeniyeti, Türk medeniyeti vs. gibi ayrımlar yapılmıştır. İslam medeniyeti olarak genel bir adlandırma yapılmamıştır. Milliyetçilik, belgeseli hazırlayanların da damarlarına işlemiş olabilir.
9. BÖLÜM: TÜRKLER
Divanı Lügatit Türk hakkında verilen şu iki bilgi ilgi çekicidir:
1- Divanı Lügatit Türk, Araplara Türk kültürünü tanıtmak ve Türkçeyi öğretmek amacıyla yazılmıştır.
2-Kaşgarlı Mahmud’un bu eserine bakıldığı zaman Arap, Çin gibi diğer medeniyetlerin de bilgi birikimlerine ulaştığı ve yararlandığı görülmektedir.
Bitlis Ahlat’ta 7000 kadar Selçuklu mezarı vardır. Bunlardan 4000 tanesinin mezar taşı hala yerini korumaktadır. Mezar taşlarında İslami motifler ağır basmaktadır. Bunun yanı sıra bazı mezar taşlarında Budizm’e has olan ejder motifleri gibi motifler de gözlemlenebilir. Bu bir değişim sürecinin olduğunu göstermektedir.
Basim Yagupes, 1300’lü yıllardaki bir Hıristiyan komutanıdır. Cübbe ve sarık giyerek Müslüman giyim tarzını kabul etmiş bir Bizans komutanıdır. Yani güçlü olan kendine benzetmiştir.
Selçuklular ipek yolu üzerindeki kervansarayları 30-40 km’lik mesafelerde inşa etmiştir. Bu, bir günlük yürüyüş yoludur. Her misafir üç gece ücret ödemeden bu kervansaraylarda kalabilmiş ticaretin ülkeden geçmesi gibi büyük bir nimeti kaybetmemek için güzel bir mantık kullanılmıştır. Bu tarz kervansarayların giderleri genelde devlet desteği ile değil vakıflar tarafından sağlanmıştır.
Mevlana’yı diğer Sufilerden ayıran bir özelliği, kendi mesleği ile birlikte süflilik de yapabilmesidir. Her sufinin bir mesleğinin olması gerektiğini savunmuştur. Kendisini dışsal tecrübe ve insanlardan soyutlamamıştır.




Yorum bırakın