Şolokh Ülkü Menşure yazdı…
Bu yazı dergimizin 15. sayısında (Mayıs 2021) yayınlanmıştır.
Şolokh Ülkü Menşure Solak 1977’de Çorum’da doğdu. Gastronomi üzerine eğitimini tamamlayan yazarın, iki Türkiye, bir dünya birinciliğine sahip dört kitabı vardır. Kuzey Kafkasyalıların beslenme kültürü üzerine farklı yayınlarda makaleleri basılmıştır. Yazar halen, eski çağlardan günümüze Kuzey Kafkasya beslenme ekonomisi üzerine çalışmaktadır.
Kuzey Kafkasya halklarının bir evladı olmaktan duyduğum onur, doğduğumdan beri taşıdığım büyük bir ayrıcalıktı. Hepimizin taşıdığı bu onurun trajik olduğu kadar, efsanevi bir yanı da vardır. Elbette diaspora olmak, diasporada yaşamak bizi farklı kültürlerin içerisinde var kılıyor. Ben de bir köyde değil, bir mahallede, şehirde doğup büyüdüğüm için Çerkes olduğumu biliyor olsamda, genel yaşam itibariyle yaşam disiplini açısından aşılanan ahlak ve terbiyeden başka bir farklılık görmüş değildim. Büyüdüğüm mahalle çok kültürlü, kozmopolit, çocukluk yıllarım da 1980’lere denk geldiği için, Çerkes olmak biraz daha içe kapalı kalmak , dışarıda bunu çok dillendirmemek anlamına geliyordu. 1980’lerin sonunda Sovyetler Birliği’nin yıkılışıyla ana vatan ile aramızdaki demir perde kalktığında, Kuzey Kafkasya’dan birçok dans ekibi şehirleri ziyaret ettiler. Benim de ilk karşılaştığım ve farkı fark etmeme neden olan büyük bir Çerkes topluluğuyla bir araya gelmemi sağlayan ekip İslamey idi. O spor salonunda binlerce Çerkes, aynı heyecanı duyuyor, aynı gözyaşını döküyordu. Kimlik bilincimin inşasında ilk taşlardan birini bu yıkılış ve kavuşma dönemi olarak görüyorum.
Okuduğumuz okullarda, hepimizin yaşadığı gibi tarih derslerinde “hain” bir Çerkes Ethem’den bahsedilişi, içinde bulunduğun, senin gibi öğrenci ve ergenlik döneminde çocukların kısmen ya da doğrudan akran şiddetine neden olmuştur. Çoğumuzun bu döneme ve Ethem Bey’e , hain söylemi sebebiyle yaşadıklarına dair anıları vardır. Belki bu olayı ve kişiyi özel bir konumda anmamıza neden olan da, farklı bir kimliğe sahip olmak nedeniyle yaşadığımız bu genel travmadır diyebilirim.
Ben Abhazya saldırıya uğradığı yıllarda küçüktüm ve derneklerin 1980 döneminin devamı kabul edilebilecek sıkı koşullarında yaptıkları faaliyetlerde izleyici olarak bulunuyordum. Fakat Çeçenistan’ın işgali yıllarında, yaşanan vahşeti duyurma, insani yardım sağlama amaçlı yapılan etkinliklerde yeteneklerim doğrultusunda metin yazmak, program akışını oluşturmak, konuşma yapmak ve şiir okumak gibi görev aldım. Bu yıllar da benim 17- 18 yaşlarında olduğum döneme denk geliyor. Ben “Ne yapabilirim?” sorusuna her zaman Allah’ın bana verdiği yetenekler doğrultusunda cevap vermenin doğru olduğuna inandım. Somut koşulları doğru tahlil ederek, mevcut içerisinde yeteneklerime göre roller üstlendim, projeler oluşturmaya çalıştım. Gençlere de önerim budur. Yetenekleri nedir? Şarkı mı söyleyebiliyorlar, halkları için söylesinler. Şiir mi yazabiliyorlar, halkları için yazsınlar. Bilgisayar programı mı üretebiliyorlar, halkları için üretsinler. Hasılı, yetenekleri ve eğitimleri ne ise o alanda ürünlerini verirken , mutlak varlıklarının değişmez aslı olan halklarından ilham alsınlar ve aşkla halkları için “bu basit, bu küçük” demeden ürünler ortaya koysunlar. Her zaman genç insanlarla arkadaşlık kurmaktan gurur duydum. Yusuf adında genç bir arkadaşım var, eski fotoğrafları renklendiriyor, kalitelerini artırıyor. Bana göre ve gören herkese göre çok değerli bir iş bu yaptığı. Orada bir açık var, Yusuf’un da bu işe ilgisi ve yeteneği var, ürünü ortaya koyarak fayda sağlıyor. Umarım kastımı ifade edebiliyorumdur.
Ben yemek yazarıyım, eğitimciyim. Mezuniyet tezimi yazarken de, üniversitede bir proje üretmem gerektiğinde de kendi halklarımızın kültürüne odaklanmayı tercih ettim. Biraz zor oldu, dediğim gibi o yılların koşulları gereği küçük halkların kabulü akademisyenlerin arasında da rahatsız edici bir gerçeklikti. Zor oldu ama yüksek bir not alamama pahasına tercihimi bu yönde yaptım. O günlerde 98 Çerkes ile bitkiler üzerine görüşmeler yaptım. Bugün, bitkilerin ilaç ve yemek olarak kullanımı konusunda sohbet ettiğim çoğu insan artık hayatta değil. “İyi ki o bilgileri o zaman elde etmişim.” diyorum. Bulunduğunuz alan politik bir arena olmayabilir, yinede alanınızı bu anlamda faydasız görmemelisiniz. Kültürel , tarihi kayıtlar bizim gibi hep tarihi ve kültürü başkaları tarafından yazılmış olanlar için çok önemlidir. Küçük parçalar birleşir ve bütünü oluşturur.
Çeçenistan’ın işgali sırasında ve sonrasında bizim gibi genç insanların üzerine mülteci problemiyle mücadele etmek düştü. Aslında ben mültecilerin varlığını öğrendiğim anda etrafımda kim var kim yok bakmadım. Kendime ne yapabileceğimi sordum ve hemen ilgili tüm resmi kurumlara dilekçeler yazdım. Dönem çok sıkıntılı bir dönemdi ve bu konunun dikkat çekmemesi de isteniyordu. Ama elbette yasalar çerçevesinde insan hakları için mücadele ederken gücünüzü haklılığınızdan alacaksınız. O günden bu yana Kuzey Kafkasyalı mültecilerin temel insan hakları ve insani ihtiyaçları konusunda görev almaya gayret ederim. Bana göre ben, Kuzey Kafkasyalı mültecilerin kız kardeşiyim, kızıyım, halası, teyzesiyim ve zorda olan her Kuzey Kafkasyalı benim ailemin bir parçasıdır. Bu bir “yardım etme” işi değildir, aile dayanışmasıdır.
Elbette ilk gençlik yıllarımdan bahsettiğim bu 20’li yaşlarıma kadar, büyüklerimden geçmişe dair bir şeyler öğrenme, sorma ve kaydetme çabam da sürdü. Aynı zamanda okumayı da sürdürdüm. Bugün hala Kuzey Kafkasya hakkında çıkan her kitabı, kim yazmış olursa olsun edinmeye gayret ederim. Benden sonrakilere bırakacağım en büyük miras belki de bu kitaplık olacak. Okudukça, öğrendikçe , doğduğundan beri içinde taşıdığın büyük hüzün ve çabuk parlama halinin genetik kültürel kodlarını da çözüyorsun. Bilim insanlarına göre bizim yaşadığımız soykırım, sürgün gibi travmalar genetik kodlarla aktarılır. Bunun farkına varıyorsun. Bir yaran var, bunun yara olduğunun bilincinde olduğunda, hayatına hiçbir şey yokmuş gibi devam edemezsin. Senin kim olduğunu sen unutsan da, kimliğin yokmuş gibi davranmaya çalışsanda, başkaları bunu unutmuyor. 2000’li yıllarda 21 Mayıs Çerkes Soykırımı Günü eylemleri sokaklara taşındığında, ben de sokaklarda slogan atanlar arasında olmayı tercih ettim. Dediğim gibi, bir yara var ve halklarımızın genetik kodlarında sızlanmak yoktur, mücadele etmek vardır. Elbette mücadele edenler arasında olmalıydım. Bir süre Kafkasya Forumu aktivisti olarak mücadelemi sürdürdüm. Aslında gerçek şu ki, bir yapının içinde olun ya da olmayın, mücadele eden sizsiniz. Elbette bir yapıya mensup olmak, birlikte hareket etmek açısından çok önemlidir ve mutlaka örgütlenme gereklidir. Fakat bu koşulları sağlayamadığınızda da atalarımızın dediği gibi “Karanlıkta bile olsa Çerkes gibi’’ yürümeye devam etmemiz gereklidir. Bugün Kuzey Kafkasyalıların maruz kaldığı insan hakları ihlalleri üzerine odaklı bir mücadele sürdürüyorum. Mücadelemin ana hattı anlatmak, bilinçlendirmek ve yine yasal zeminde tepki vermektir. Bu tepki çoğu zaman Memorial gibi insan hakları örgütlerinin öncülüğünde gerçekleşiyor. Aslında biz “21 mayıslar devam ediyor” derken duygularımızla hareket etmiyoruz. Reel, somut olaylar ve durumlar sebebiyle bunu söylüyoruz. Yani Kuzey Kafkasya’da verilen var olma mücadelesi bugün hala sürmektedir. Bunun biçimi değişmiştir ama şiddet devam ediyor.
Bugünden geriye baktığımda, gençlik yıllarımda etnik kimlik ifade etmenin sakıncalı bulunuyor olması sebebiyle yaşadığım tepkileri bir sorun olarak saymak gerekirse, evet bununla mücadele ettim. Ama farklılığımı fark etmemde de yardımcı oldu. İnsanlık ortak paydasında bir çok halktan arkadaşlarım var ve hepsi Çerkes nedir, ne olmuştur bilir ya da hayatıma girer girmez öğrenir. Bu bilinçlenmeyi diğer halklara anlatma çabasını önemli görüyorum. Geçmişte çoğu şeyi doğru yaptığımı düşünüyor olsamda, “Mücadelede daha atak olmalıydım.” diye de düşündüğüm sıklıkla olur. Bu yüzden özellikle Çeçenistan’ın işgali sırasında görev aldığım etkinlikleri, diğer halkların bulunduğu ortamlara daha iyi bir biçimde taşımalıydım diye düşünüyorum. Bizim üniversite okuduğumuz yıllarda ünikaflar yoktu, ya da ben rastlamadım. Keşke bulunduğum fakültede kursaydım diyorum. Bugün yine Allah’ın bana verdiği yetenekler çerçevesinde, Kuzey Kafkasyalıların kültürü üzerine her fırsatta yazmaya devam ediyorum. İnsan hakları ihlallerini gündeme taşımaya ve diğer halklara kim olduğumuzu, ne yaşadığımızı anlatmaya çalışıyorum. Elimden geldiğince okumaya, öğrenmeye “bunu daha önce duydum” demeden devam ediyorum. Zelimhan Yandarbiyev’in okunmasını öneriyorum. Arada mutlaka söylemek istedim. Ben yayınların geç basılması sebebiyle geç okuyabildim. Birçok Kuzey Kafkasyalı yazarın eserlerinin farklı yayınevlerinden az sayıda basılıyor olması ya da artık sahafta bile bulunamaması üzücü. Keşke daha önce okuyabilseydim diyorum. Değerli büyüklerin, tarihi kişiliklerin eserlerini mutlaka bilin isterim. Elbette bunların baskılarının da sürekli yenilenmesi gerekiyor. Gelecek için planlarımı Kuzey Kafkasya halklarının durumu belirleyecektir. Bütün varlığımla Kafkas Halkları Konfederasyonu’nun bir ferdi olmaya devam etmek duasındayım. Halklarımızın neye ihtiyacı olursa aktif rol almak için Allah’ın izniyle hazır olduğuma inanıyorum. Fakat bu mücadelede en büyük görev ve sorumluluk örgütlerimize düşmektedir. Örneğin, soykırımın tanınması için gerekli çabayı harcamak… Bu yüzden örgütlü olmak önemli bir durum.
Son söz olarak ben şuna inanıyorum:Eğer var olma mücadelesinin bir kenarından tutarsanız, elbette birşeyler kazanabilirsiniz fakat bütün bir hayatınız davanız olursa davanız size ihtiyacınız olan her şeyi verecektir. Bir vicdan azabıyla ölmek istemiyorum. Abhazya’mızın şehidi Tsıba Efkan’ı hatırlıyorum, “gelecekte çocuklarımız siz ne yaptınız” diye sorduklarında utanmak istemiyorum. Bu benim yegane motivasyonumdur. Ben bir Kuzey Kafkasyalı Adige olarak varım, Adigeler vardır, Kuzey Kafkasyalılar vardır, en temel insan hakkı olan var olma, kendileri olarak yaşama hakkına sahiptirler. Bundan sonra da her platformda bu çizgide çabamı sürdüreceğim. Yazmaya devam edeceğim.
Gençlere de önerim, bir yapı içinde birlikte hareket etmeye çaba harcamaları ve atalarımızın dediği gibi “Karanlıkta da olsa Çerkes gibi” yürümeleridir. Her yerde Çerkes kimliğiyle, Kuzey Kafkasyalı kimliğiyle var olmak. Kuzey Kafkasyalı bir şoför, Çerkes bir çiftçi, Kuzey Kafkasyalı bir akademisyen. Dünya görüşleri, dinleri ne olursa olsun Çerkes olmak, Kuzey Kafkasyalı olmak insani ortak paydasında buluşmalı ve kişisel, ideolojik sorunları dışarıda bırakarak birbirimizin elini tutmalıyız. Düşünün, monarşik Rusya da bizi katletti, Sovyet Rusya’da, kapitalist Rusya’da… Yani ideoloji bizim için bir şeyi değiştirmedi. Çünkü faşizmin renkleri vardır ama özü aynıdır. Küçük halkların kendi dayanışması yegane kuvvet kaynağıdır. Mücadele bizim varlık mücadelemizdir, vakit ayırdığımız bir etkinlik değil. Sanırım önce bu hayatiliği fark etmemiz gerekiyor. Ve ben inanıyorum ki gençlerimiz birliğin , Kuzey Kafkasyalılık bilincinin bayrağını bugünden çok daha ileriye taşımakta yetkindirler, donanımlıdırlar ve güçlüdürler. Biz de daima onlarla birlikte olacağız.
Teşekkür ederim.





15. Sayı / Mayıs 2021 için bir cevap yazın Cevabı iptal et