Gonepş’ey Janbek‘in Zeynel Abidin Besleney ile gerçekleştirdiği ve bir kısmı dergimizin 13. sayısında (Mart 2021) yayınlanan röportajın tam halidir sizlerle paylaşıyoruz.
Zeynel Abidin Besleney Kimdir?
1975 yılında İstanbul’da doğan Besleney, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümü mezunudur. 1996 yılında gittiği İngiltere’de önce Birkbeck College’de Uluslararası İlişkiler öğrenimi gören Besleney, ardından University College London’a bağlı School of Slavonic and East European Studies’de (Slav ve Doğu Avrupa Çalışmaları Okulu) Rusya Çalışmaları üzerine yüksek lisans yaptı. Daha sonra Londra Üniversitesi’ne bağlı School of Oriental and African Studies’de (SOAS) [Şark ve Afrika Çalışmaları Okulu] Yakın ve Orta Doğu Dil ve Kültürleri Bölümü’nde Türkiye’de Çerkes diaspora tarihi ve siyaseti üzerine doktora yaptı. Çerkes Araştırmaları Grubu üyesi ve Circassianworld.com sitesinde editör olan Besleney, Kafkasya Çalışmaları (Journal of Caucasian Studies) adlı hakemli akademik dergide İngilizce dil editörlüğünün yanısıra Rusya, Kafkasya ve Çerkes siyaseti üzerine çalışmalar yapmaktadır.
Gonepş’ey Janbek: Putinizm’in Kafkasya’ya, Kafkaslardaki İslam ve milliyetçilikler üzerine etkileri nedir?
Zeynel Abidin Besleney: Putinizm, Putin’in başbakanlığıyla gelmesiyle birlikte yaklaşık 23 yıl önce ortaya çıktı. Bilindiği üzere kişiler ve sistemler sürekli değişim halindedir. Bu yüzden bu 23 yıllık süre boyunca tek bir Putinizm anlayışından bahsetmek mümkün değil. 2004’e kadar olan Putinizm başka bir şey, 2004-12 arası süreçte başka bir şey ve 2012’den beri devam eden Putinizm’in ise başka bir şey olduğunu söylemek istiyorum. Zaten tarihsel süreçte tek bir rejimin hep aynı şekilde devam etmesi mümkün değil. Bunu Türkiye’de yaşayan insanlar olarak siz de görüyorsunuzdur: kişi de değişiyor, kişinin kurduğu sistem de değişiyor, evriliyor ve dönüşür. Bazen başladığı yerden tam tersi yerlere varabiliyor. Dolayısıyla, Putinizm’in yeknesak bir devlet yönetim biçimi olmadığını düşünüyorum ve bu dönemleri de bu açıdan değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum.
Putinizm’in İslami boyuttan bahsedecek olursak; Bugünkü Putinizm’de İslam’ın “muhalif” bir hareket olarak ortaya çıkması gibi bir durum söz konusu değil. Çünkü Putin’in Rusya’nın 1990-2000 arasında bir yıkım olarak yaşadığı süreci atlatıp eski günlerine dönmesi için kullandığı araçlardan bir tanesidir, İslam. Aynı şekilde Çeçen savaşları dönemini, Dağıstan’daki çatışmaları ve son 15 yılda Kafkasya genelinde devam eden düşük yoğunluklu çatışmaları da her zaman devletin güvenlik ihtiyacının karşılanması, güçlenmesi, merkezileşmesi için kullanmıştır Putinizm. Ayrıca 20 yıl önce Çeçenistan’daki milliyetçi İslami geleneğin önüne Ahmed Kadirov geleneğini çıkartarak bir taraftan islami pratikler anlamında ülkeyi muhafazakârlaştıran bir taraftan da Rusya ile çok yakın işbirliğine giren bir mekanizma kurdu. Bir tür ticaret olarak düşünebilirsiniz bunu: al gülüm ver gülüm ticareti. Bu mekanizmada Çeçenistan ülke olarak Rusya’nın kontrolünde yeniden inşa edilecek, Kadirov Rusya’nın işlerine karışmayacak, Rusya da Çeçenistan’a karşı bir yaptırıma girmeyecek, böylece 90’lı yıllarda yaşanan sorunlar yaşanmayacaktı. Bu model büyük oranda gerçekleşti.

Hal böyle olunca Putin’in devlet düzenine karşı İslam üzerinden etkili bir karşı çıkışı olduğunu söylemek doğru olmaz. Bu, Putinizm’in İslam’la ilgili boyutu.
Milliyetçilik bağlamında ise bugün için Kafkasya’da en çok ses getiren hareketin Çerkes milliyetçiliği olduğunu söyleyebiliriz. 1990’larda kurulan federalizmin cumhuriyetlere verdiği yetkilerin giderek azaltılması, merkezîleşmenin artması, dil üzerindeki baskılar gibi sorunlar üzerinden Çerkes milliyetçiliği hem Rusya içindeki gelişmeler hem diasporada oluşan dinamiklerle farklı bir boyuta ulaştı. Diğer milletlerde bu devinim bu kadar kuvvetli değil çünkü diasporada güçlü ve nüfusu kalabalık bir Çerkes toplumu var.
Aslında her rejim yönettiği toplumu etkiler ama göze çarpan değişiklikler sözkonusu rejim halen iktidardayken anlaşılmayabilir. Bugünün Rusya’sında kendini olduğu gibi ifade etmek çok mümkün değil. Kitlesel eylemler ve partileşme yasak, ve yerel parlamentoların gücü az. Bu yüzden diğer milletlerdeki gelişmelerin takibi pek kolay olmuyor; Çerkes milliyetçiliğiyle alakalı gelişmelerin takibini ise diaspora boyutu üzerinden daha kolay yapabiliyoruz. Putinizmin diğer toplumlara olan etkilerini ise önümüzdeki 10 yılda, iktidar değişimleriyle görmek daha mümkün olacak.
Gonepş’ey Janbek: Çerkesya’da Ali Bagov (Bağ Ali), Dağıstan’da Habib Nurmagomedov gibi dövüş sporcularının başarılarının Kafkas halkları üzerindeki etkisini kısaca açıklayabilir misiniz?
Zeynel Abidin Besleney: Çok ilgimi çeken bir konu olduğu için seve seve bu soruya cevap vermek isterim.
Öncelikle “Rusya Federasyonu içinde Kafkasyalılık” kimliği üzerinden başlarsak hem Bağ Ali, ve diğer Çerkes sporcular, hem de Dağıstan’da Habib Nurmagomedov, Zabit Magomedsharipov ve diğer sporcuların Kafkasyalı sporcuları Rusya’da daha popular ve daha güncel hale getirdiğini söylemek gerekiyor. Rusya’da günlük yaşam içinde negatif bir algıya sahip olan Kafkasyalılık (yaşanan savaşlar ve çatışmaların da etkisiyle) bu sporcuların başarıları aracılığıyla daha pozitif bir imaj kazanıyor, normalleşiyor. Tabi ki dövüş sporları çok keyifli şeyler değil, bunu söylemek lazım, ama evrensel anlamda özellikle de Habib Nurmugammedov, ki kendi başına sembol bir isim, Zabit Magomedsharipov gibi Dağıstanlı ve diğer Çeçen sporcuların uluslararası arenada (UFC- Ultimate Fighting Championship) büyük başarılar kazanmalarının bir anlamda Kafkasyalıları Rusyalılaştıran ve Rus devletini, Rus müesses nizamını ve Rus elitlerini de Kafkasyalılara yaklaştıran, sevinçleri ve başarıları ortaklaştıran bir yanı var bu dinamiğin. Bu ilginç bir etki. Mesela Nurmagomedov Putin’le görüşüyor dövüşlerinden sonra. Onun dünyada Dağıstan’ı tanıtmada çok büyük etkisi var, ama o aynı zamanda Rusyalılığı ve Dağıstanlılığı da beraberinde götürüyor. Diğer sporcular da öyle.
Bununla birlikte UFC gibi uluslararası arenada genelde Dağıstanlı ve Çeçen sporcular var, diğer halklardan çok az dövüşçü var yada vardı (bir Balkar, Albert Tümenov, ve bir Çerkes, Azamat Murzakanov). Yani şunu demek istiyorum; uluslararası anlamda esas etkiyi yaratanlar Dağıstanlı ve Çeçen sporcular.
Sadece Kafkas halkları özelinde bakarsanız eğer, ki bu bölgeyi tanıyanlar bilirler, bu tip dövüş sporları bölgede zaten çok eskiden beri yaygındır. Ve aslında bu sporcuların hepsi başka bir sporu yapıyor, yani kimisi judocu kimisi boksör, ama bu sporlar tek başına para kazandıracak, kişisel ün yapacak sporlar değil. Fakat sosyal medyanın yayılması, televizyonların her yere ulaşması ve uluslararası iletişimin artmasıyla bu bölgenin Rusya ve dünyaya eklemlenmesiyle bu iş ticari bir meta haline geliyor ve bu ün ve şöhret etkisi doğuyor. Ve binlerce Kafkasyalı genç için kariyer, başarı hikayesi, yaşam koşullarını değiştirebilmek, para kazanmak bağlamında bir rol model oluyor bu dövüşçüler. Ayrıca, gençliğin başka kanallara akabilecek olan enerjisinin spora ve spor üzerinden para kazanma ve ünlenmeye doğru ittiğini söylemek mümkün. Özellikle Dağıstan, Çeçenistan ve Kabardey’de bu sporların çok önemli olduğunu ve İslami hareketlerin hareket kaybetmesinde, silahlı çatışmaların azalmasında da bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca gençlerde ‘can sıkıntısı’ da önemli sosyal sorunlar yaratabilir. Sizi aşırılığın kucağına itebilir, silahlı eylemlere yöneltebilir ama siz bu maskülen enerjinizi verimli alanlarda kullanırsanız o zaman çatışmacı alanlara yönelmezsiniz.
Çerkes milliyetçiliğinde Doğu Kafkasya’dan farklı olarak ulusal kimlik ile dini kimliğin (daha çok ulusal kimlik baskın olmakla birlikte) birlikte olabildiğini söylemek mümkün. Bu gelişmelerin Çerkesler özelinde apayrı bir etkisi var. Öncelikle UFC’de çok sayıda Çerkes sporcu olmadığı için Çerkeslerin dış dünyada tanınması veya dış dünyayla ilişki kurması açısından bu konunun bir etkisinin olduğunu söylemek bugün için henüz mümkün değil ama ACA’daki (Absolute Championship Akhmat) başarılar nezdinde Rusya geneliyle ve diasporayla bu açıdan bir etkileşim olduğu bir gerçek. Genel olarak bu sporcuların başarıları ve özelde de Rusya’nın siyasetsizlik ortamında bu sporcuların Çerkes kimliklerini ve milliyetçiliğini semboller üzerinden ifade etmesi ve kitlelere ulaşması anlamında çok çarpıcı bir etkisi var.

Habib Nurmagomedov
Dünyanın her yerinde spor ve milliyetçilik birbiriyle etkileşimdedir. Mesela Barcelona FC, Katalan milliyetçiliğiyle iç içedir. Atletico Bilbao, Bask ülkesiyle çok ilintilidir ve her zaman sadece Basklar oynayabilir Bilbao’da. Özellikle futbol gibi sporlar kitleseldir ve kitleleri mobilize eder. Kafkasya’da ise futbol önemli bir mobilizasyon aracı degil, dövüş sporları yani bireysel sporlar çok daha etkin. Bu sporcuların müsabakaları bazen Krasnodar’da ve Soçi’de, bazen de Çeçenistan’da oluyor. Özellikle Krasnodar’da olanlarda, farklı cumhuriyetlerden binlerce Çerkes gencinin ortak hareket ederek bu arenalara gitmeleri, bir araya gelmeleri, sloganlar ve pankartlar üretmeleri ve sembolleri kullanarak sporcuları da motive ederek bir anlamda onları da bu sembolleri kullanmaya mecbur ederek yarattıkları bir aura var, semboller üzerinden. Görüyorsunuz, o dövüş arenasında Hajı Degumuko Berzeg’in dev posteri yer alıyor. Çerkes dövüşçüler arenaya çıkarken Çerkes marşlarını ve şarkılarını çalarak Çerkes bayraklarıyla çıkıyorlar. Ve binlerce insan onlara tezahürat yapıyor. Mesela bu durum diğer topluluklar için bu boyutu ile geçerli değil. Tabi ki Çeçen sporculara Çeçen seyircilerin desteği oluyor ama Çerkeslerdeki durum Çeçenlerin aksine devletin yada devlet erkanının yönlendirdiği bir durum değil, tamamen bir “sivil toplum hareketi” diyebileceğimiz bir durum.
Bu spor müsabakalarının farklı cumhuriyetlerdeki Çerkesleri bir araya getirmek anlamında çok büyük bir etkisi var. Aynı zamanda daha mikro etkileri de olabiliyor: Çerkes ve Abazaları (özellikle Karaçay-Çerkes’tekileri) sembollerle, diyaloglarla birbirine yaklaştırması gibi). Özellikle Bağ Ali, galip geldiği müsabakalar sonunda taraftarlarına Çerkesçe konuşuyor, onları çoşturuyor sloganlarla.
Bu arada başka bir şeyden daha bahsetmek istiyorum. Bu Çerkes sporcuların önemli bir kısmı kariyerlerinin bir kısmını Dağıstan ve Çeçenistan’da da geçiriyor ve oralarda ciddi bir İslami etkiye de maruz kalıyor. Bunu müsabakalara çıktıklarında sakallarının biçiminden, hatta bazılarının daha İslami tonlu Çerkes müzikleri kullanmasından, konuşmalarında “La ilahe illallah, Allahu ekber vb” ifadelerini kullanmalarından anlayabiliyorsunuz. Ben bu son İslami dalganın Çeçenistan ve Dağıstan merkezli olduğunu düşünüyorum. Mesela Kabardey’de küçük kasabalarda yapılan müsabakaları gördüğünüzde dış semboller anlamında (sakal, giyim), dövüş müsabakalarında kullanılan dil ve sembollerde bu alanda ciddi bir etkilenme olduğunu söylemek mümkün. Bu Kafkasya genelinde karşılıklı bir etkileşime de yola açıyor, bunu da söylemek mümkün.
Son olarak şunu eklemek istiyorum. Rusya çok merkezileştiği için bugün yerel idarecilerin toplumda ciddi etkilerinin olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü seçilerek gelmiyorlar, onları takip eden kitleler de yok, yerel partiler de yok. Toplumda tabanla tavan arasındaki bağ çok kopuk olduğu için toplumsal olaylarda ciddi etkileri yok. Ama bahsettiğimiz bu sporcuların gençler ve toplum üzerinde daha çok yönlendirici etkisi var ve işin bu boyutu çok önemli. Siyasetsizlik ortamında spor ve sporun yarattığı kitlesellik ve mobilizasyon bu boşluğu dolduruyor. Bu durum ne kadar devam eder bilmiyorum ama bu dinamik Çerkes milliyetçiliğini canlı tutuyor. Ne zamana kadar? Ta ki yeni toplumsal koşulların oluşmasına kadar.
Gonepş’ey Janbek: Ardzınba iktidarı ile Ardzınba sonrası iktidarlar arasındaki farklar neler? Abhazya yalnızlaşıyor mu?
Zeynel Abidin Besleney: Tabii Abhazya’nın 1990’lardan itibaren son 30 yılda yaşadığı süreci tek bir soru-cevap ile anlatmak ve analiz etmek kolay değil. O yüzden çok derine inmeden cevap vermeye çalışacağım.
Hiçbir devlet, kurucusunun kurduğu prensipler üzerine uzun süre devam edemez. Sonuçta tüm iktidarlar ve dönemler liderlerin ve yaşanan gelişmelerin etkisiyle şekillenir. Toplumlar da siyasal gelişmeler de öyle şekillenir. O nedenle Ardzınba dönemini aslında “savaşın kazanılması” olarak düşünebiliriz. Çünkü savaş kazanıldıktan bir süre sonra, biliyorsunuz, Ardzınba hastalandı. Sağlık sorunları nedeniyle aktif olamadığı için aslında reel anlamda Ardzınba dönemi kendisi hayatteyken bitmişti.
Bunun dışında Abhazya’nın ayakta kalma mücadelesinin zaten kendi başına dinamikleri var, çünkü Abhazya’nın güneyinde Gürcistan, kuzeyinde ve doğusunda Rusya, batısında ise Karadeniz var. Karadeniz’den de ulaşabileceği tek ülke Türkiye. Nüfusun yetersizliği, askeri gücün ve ekonomik gücün azlığını da biliyoruz. Hal böyle olunca zaten manevra alanı kısıtlı bir ülke. Abhazya’nın kendi içinde bir otonom siyasal alan olduğundan bahsetmek mümkünse de bağımsızlığın tanınması sonrasında ki dönemin genel belirleyicisinin Rusya ile olan ilişkiler olduğunu söylemek mümkün.
O yüzden Abhazya zaten hiçbir zaman gerçek anlamda ”bağımsız” hareket edecek bir pozisyona sahip olmadı ama aslına bakarsanız bu Abhazya’ya özgü bir şey de değil. Genelde tüm dünya ”karşılıklı bağımlılık (interdependence)” denen bir dönemi yaşıyor. Ama özel olarak yakın dönemde kurulan coğrafi olarak küçük ve az nüfuslu devletlere, örneğin Kosova’ya ve Gürcistan’a bakacak olursak bu tip ülkeler de bölge dışından başka güçlerle ilişki kurmak zorunda kalıyorlar, ve onların desteğiyle ayakta kalıyorlar. Amerika ve Avrupa hem Gürcistan hem de Kosova’yı ayakta tutuyor. Şimdi Abhazya’nın Rusya dışında böyle bir destekçisi yok. Türkiye de zaten bu role hiç soyunmadı. Yani kısaca Rusya’nın çizdiği bir çerçeve içerisinde hareket eden bir ülkeden bahsetmek mümkün.
Ama tabii bunu söylerken şunu da belirtmek lazım. Abhazya bir Güney Osetya değil. Yani Güney Osetya’nın var oluş amacı gerçek bağımsızlık elde etmek degil, Kuzey Osetya ve Rusya’ya katılmak. Halkın isteği de bu. Ama benzer durumdaki diğer yerlerden farklı olarak Güney Osetya’nın Rusya’ya katılmasının Rusya’ya hiçbir faydası yok, siyaseten ona bir getirisi de yok. Ama Güney Osetya’yı Gürcistan’la çözülmemiş bir sorun olarak sürekli orada tutmak, sorunu uzatabildiğince uzatmak Rusya açısından çok ciddi bir politik kazanç. Gürcistan’ı gerektiğinde cezalandırmak için bir araç. Ama Abhazya farklı ve halkı gerçekten de siyasi bir gelecek olarak bağımsızlık istiyor.

Arzdınba
Abhazya yalnızlaşıyor mu sorusuna cevabım evet, yalnızlaşıyor. Çünkü bütün bu faktörlere ek olarak Abhazya şöyle bir sorunu da yaşadı. Biliyorsunuz Abhazya’nın savaş sırasında en büyük destekçisi Kuzey Kafkas halklarıydı: Çerkesler, Çeçenler, Dağıstanlılar… Bütün bu halklar savaşa yardım etti ama Abhazya’nın ve Abhazların Çerkeslerle olan ilişkileri diğer toplumlarla olan ilişkilerinden farklı. Aynı kökenden gelmek, tarihsel beraberlik vb. Bu beraberliğin üzerine bir siyasal bilinç ve proje inşa edilebilirdi ve Abhazya Çerkes – Abhaz & Abaza dünyasının ilk bağımsız devleti olabilirdi. Ama Abhazya ve Çerkeslerin ilişkisi karşılıklı olarak verimli bir hale dönüştürülemediği için Abhazya bu anlamda Çerkesleri kendine yabancılaştırdı ve uzaklaştırdı. İçine çekip absorbe edip sisteme katacağına, onu modern Abhazya’nın güçlü bir ayağı yapacağına, bana göre ”küçük olsun benim olsun diyebileceğimiz’ bir siyaseti güttü. Böyle olunca da, hayatın da doğal akışı içerisinde Çerkeslerin 2000’lerden itibaren yeni bir takım siyasi gelişmelerin içine girmesi (Soçi Olimpiyatları, Soykırım meselesi vb), Çerkes siyasetinin global anlamda görünür olması ve Çerkes diasporasının hem Rusya hem de Türkiye bağlamında bağımsız, ama çok başlı, bir aktör olarak bir politika yapıcısı haline gelmesiyle birlikte Abhazya ile Çerkeslerin yolu ayrılmaya başladı.
Sonuç olarak bugün Abhazya’nın Rusya ve kendi diasporası dışında bir siyaset yapma aracı yok. Ben Abhazya ve Çerkesler için çok başka bir dünya kurulabilirdi diye düşünüyorum. Tabii Rusya buna izin vermeyebilirdi ama en azından bambaşka gelişmeler olabilirdi. Örneğin Suriye’deki savaştan etkilenen Çerkeslerin bir kısmının Abhazya’ya getirilmesi, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nden Rusya’ya çalışmaya giden 100 bin civarındaki Çerkes gencin bir kısmının Abhazya’ya gelip yerleşmesi, Abhazya ile Çerkesler arasında ticaretin artırılması, Abhazya’nın Adıgey, Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes’deki turistik faaliyetlere entegre olarak ve onlarla yakınlaşarak bölgenin bir dağ-deniz turizmi adası yapılması gibi ekonomik, siyasi, kültürel, demografik boyutu olan bir siyaset izlenebilseydi, geçmiş ve bugün daha farklı olabilirdi.
Gonepş’ey Janbek: Kafkasya’da Karaçay-Balkarlar ile Çerkesler arasındaki kötü ilişkileri bölge açısından tehlikeli buluyor musunuz? İlişkiler iyileşmeli mi?
Zeynel Abidin Besleney: Ben Karaçay-Balkarlar ile Çerkesler arasındaki ilişkilerin kolay kolay, İnguşlar ve Osetler arasındaki çatışmalar ya da Çeçenistan’da yaşanan savaşlara benzer bir çatışmaya dönüşeceğini düşünmüyorum. Sadece bugün degil hiçbir zaman dönüşeceğini düşünmüyorum. Tabi ki 1990’ların sonunda, özellikle Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde Çerkesler ve Karaçaylar arasında çok ciddi sorunlar, ölümler yaşandı. Büyük politik mücadeleler, mobilizasyonlar yaşandı. Her toplum için söylüyorum. Ama buna rağmen diğer sorunlar gibi askeri, silahlı çatışmalar boyutuna hiçbir zaman varmadı.
Tarihten gelen bazı sıkıntılar olmasına rağmen burada esas olayın iktidar ilişkileri olduğunu söylemek gerekiyor. Yani sorunların kökeni aslında çok modern: iktidarı paylaşımı, güç ilişkileri, sistemi domine etmek, cumhuriyette alana hâkim olmak vb. Bir de milliyetçi elitlerin, tarihsel bilgileri, etnik milliyetçiliği çarpıtılmış bilgilerle nasıl kullandıklarıyla alakalı sorunlar var. Buna ragmen ben, Çerkesler ile Karaçay-Balkarlar arasında yani aynı kültürden gelmek veya aynı dili konuşmak türü şeylerin değil onun ötesinde hayatın dayattığı tarihsel ilişkilerin, yüzlerce yıldır beraber yaşamak zorunda olmanın getirdiği bir hukukun olduğunu düşünenlerdenim. Coğrafi anlamda Karaçay-Balkarlar daha çok dağlarda, Çerkesler (Doğu Çerkesleri) ise daha çok ovalarda ve yüksek platolarda yaşardı. Bu durum, dünyada bir çok yerde olan “dağlı toplumlar ile ovalı toplumlar ilişkisi” diye adlandırılacak ilişkinin dinamiklerini oluşturdu. Bu ilişki aynı zamanda karşılıklı çıkara dayanan bir ilişkidir ve bu karşılıklı çıkar neticesiyle bu hukuk yüzyıllarca devam etti. Tabi geçmişteki bu yapı günümüzde değişti ama yine de modern hayat ayrılmanın mümkün olmayacağı girift yapılar oluşturdu. Aynı şey Kabardey-Balkar için de geçerli. Bütün bunların sonucunda istesek de istemesek de hayat bu iki halka beraber yaşama zorunluluğunu dayatıyor gibi geliyor bana.
Bunun ötesinde, sorunuzun “ilişkiler iyileşmeli mi?” kısmı için cevabım tabi ki evet. Birbirleriyle didişip enerjilerini harcamak yerine, geleceğe yönelik daha iyi yaşam koşullarını elde etmek, Rusya Federasyonu içinde daha etkin bir siyasal güç oluşturmak, daha fazla söz sahibi olmak, daha büyük bir ekonomi yaratmak için bir araya gelip, aralarındaki farklılıkları kabul ederek tek bir cumhuriyette ya da federal bir ünite içerisinde yaşamanın yollarını, içi boş kardeşlik laflarıyla değil ciddi ciddi oturarak, çatır çatır konuşarak yaşanabilir bir model oluşturmak için çalışmak bence diğer alternatiflere göre daha mantıklı. Ama bu toplumları yöneten güçlerin, toplumlarıyla bir alakaları yok. Çünkü seçilerek iktidara gelmiş değiller. Toplumla ne kadar bağlantıları olduğunu kimse bilmiyor, bunu test etme imkânımız da yok. Halkın bu insanları dinleyeceğine dair bir bilgimiz de yok. O yüzden onlardan ve diğer oligarşik yapılardan bağımsız konuşuyorum.
Sonuçta herkes çocuklarının geleceğinin daha iyi olmasını, daha iyi okullarda okumasını, sözünün geçtiği kurumların içinde bulunmasını ister. Bu insani bir ihtiyaçtır. Bırakın büyük siyasi hayalleri, ortalama vatandaşın isteği de budur. Özellikle turizm alanında dağ ve doğa turizmi anlamında çok ciddi potansiyelleri olan cumhuriyetler bunlar: Adıgey Cumhuriyeti, Krasnodar’ın bir kısmı, Kabardey Balkar, Karaçay Çerkes… Bu cumhuriyetler ve Abhazya’nın da katılmasıyla Kafkasya’nın batısında başka bir aura, başka türlü bir yaşam modeli mümkün olur. Bu toplumlarda bu ilişkileri kurabilecek yapılar var.
Tarihsel verilere atıfta bulunmak, bugünün toplumunu dinç tutmak ve kimliği devamını sağlamak için çok önemli ama sürekli tarih konuşarak, tarihin de seçilmiş alanlarını konuşarak, geleceğe yönelik bir hayat kurgulanamaz. Artık bundan biraz uzaklaşmak gerekiyor. Evet Çerkesler soykırım ve sürgünü yaşadılar. Ama Karaçay ve Balkarlar da sürgünü yaşadılar, aynı acıları yaşadılar. Onlar da halklarının büyük çoğunluğunu yollarda kaybettiler. Vatanlarını kaybettiler, tırnaklarıyla kazarak geri döndüler ve yeni hayatlar kurdular. Aslında yaşadıkları acıların ortaklığı üzerinden bu iki toplumun birbirini çok daha iyi anlaması lazım. Geçmişe dair bilgiler taranacaksa beraber yaşamanın faydalarına dair bir sürü bilgiye de ulaşılabilir.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri
Gonepş’ey Janbek: Bağımsızlık ve özgürlük açısından, Abhazya’nın de-facto bağımsız hali ile Çeçenistan’ın Rusya Federasyonu’na olan bağımlı halini mukayese edebilir misiniz?
Zeynel Abidin Besleney: Siyasetin ve hayatın ironik gelişmelerinden bir tanesi, 1990’larda bağımsızlık savaşı süreçlerini yaşamış olan bu iki ülkeden bugün Abhazya’nın bağımsız olmasına rağmen genel anlamda Rusya’nın etki alanında olması, buna karşılık Çeçenistan’ın iktidarı ele geçiren Kadirov ailesinin liderliği altında Rusya Federasyonu’nun yasal bir üyesi olmasına ragmen gerçek anlamda hareket serbestliği, manevra kabiliyeti, ekonomik ve siyasal güç sahibi olma ve bölgede etkinlik alanı açma anlamında Abhazya’dan çok daha bağımsız bir konumda olmasıdır.
Bu biraz da şunu gösteriyor. Bu tip coğrafyalarda resmi anlamda bağımsızlığın de-facto bağımsızlık getireceğini düşünmek çok doğru degil. Tabi bu durumun dünya ve bölge siyasetiyle alakalı boyutları var ama bir taraftan da siyasi liderlerin çizdiği yollarla da alakalı boyutu var. Ama son tahlilde Çeçenistan’ın Rusya Federasyonu içerisindeyken elde ettiği etkinlik, siyasal ve ekonomik gücün, Abhazya’nın da Rusya’nın dışındayken bugün vardığı noktadaki bağımlılığı, hareket alanı kısıtlılığı veya dünyadan soyutlanmışlığının karşılaştırmalı bir analizinin faydalı olduğunu düşünüyorum.
Tabi ki bunlar siyaseten olan şeyler. Yani Çeçenistan’da bu yapıyı kuran Kadirov rejimini desteklemek yada günlük hayattaki uygulamalarını, insan hakları ihlallerini, kayıpları, siyasi baskıları yada İslami yaşam tarzının topluma dayatılmasını savunmak için söylemiyorum, çünkü bu analizde bu konuları irdelemiyorum. Bu anlamda Abhazya içerisindeki bir birey olarak kendi yaşam anlayışına, dünya görüşüne göre yaşamak çok daha mümkün. Çeçenistan böyle değil, bir polis devleti sonuçta. Ama günlük hayatın ötesinde bir devletler analizi, sistem analizi yapıyorsak eğer, Çeçenistan’ın Abhazya’ya göre çok daha bağımsız, çok daha etkin, çok daha geniş bir manevra alanı olduğu gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum. Bunun sonucu olarak da Çeçenistan’ın Rusya Federasyonu gibi bir devi ve Rusya siyasetini etkileme gücü Abhazya’ya göre çok daha fazla.
Bu konuyu biraz daha ilerletirsek, bir örnek vermek istiyorum. Biliyorsunuz bizim daha çok İngiltere olarak adlandırdığımız Büyük Britanya (Birleşik Krallık), Rusya gibi bir imparatorluktu. Ve Britanyalılar imparatorluklarının çöküşünü göreceli olarak daha sağlıklı yaşamış toplumlardan biri. Rusya ise henüz imparatorluk geçmişini aşamayan bir ülke. Birleşik Krallık’ta Kuzey İrlanda, İskoçya, Galler ve İngiltere olmak üzere dört ayrı ülke var ve bunların her birinin kendi içerisinde ayrı hukuk ve eğitim sistemleri var, ülkelerin adları, sınırları, bayrakları, özerk parlamentoları var. Ayrıca bu dört ülkenin dışında başka ara modeller de var Britanya’da. Mesela Manş Denizinde bulunan adalar yada İngiltere ile İrlanda arasında bulunan adalar var. Bunların da ayrı statüleri var. Bu adalar, kendi içlerinde bağımsızlar, kendi bayrakları var ama dışarıda bağımsız değiller. Bununla birlikte ekonomik ve siyasal bir çok konuda bu dört ülkeden de farklı yapıları var. Mesela, Britanya’da yaşayan birisi gidip bu adalara yerleşemiyor, yada Birleşik Krallık Avrupa Birliği’nin üyesi iken bu adalar Avrupa Birliği’nin üyesi değillerdi.
Bu ve benzeri ara modeller Kafkas halklarının ve cumhuriyetlerinin Rusya merkezi ile olan ilişkilerinde tam bağımsızlık ile sıkıntılı bir federal yapının üyesi olmanın ötesinde alternatif modeller üzerinde düşünmek, konuşmak ve karar alıcılara önerilerde bulunmanın da faydalı olacağını düşünenlerdenim.
Gonepş’ey Janbek: Kuzey Kafkas şehirlerine yönelik yıllardır güneyden gelen bir Ermeni göçü mevcut. Bu durum şu an için bir sorun mu ve sizce ileride bir sorun oluşturur mu?
Zeynel Abidin Besleney: Ben Çerkes aktivistleri arasında bu konuya dair olan endişeye, kaygıya çok katılmıyorum. Şundan dolayı katılmıyorum. Ermeniler bir Güney Kafkasya halkı ve Kuzey Kafkasya’da yaklaşık 150 yıllık bir hikayeleri var (Çerkesçe konuşan Çerkesohay Ermenilerinin tarihi biraz daha geriye gidiyorsa da). 1860’lardan itibaren geldiler, o bölgeye yerleştiler. Yani o bölgede kimin ne olduğunu, o topraklarda kimlerin yaşadığını ve siyasal-ekonomik karışıklık döneminde, geçiş dönemlerinde (1990’larda olduğu gibi dönemlerde) o topraklarda hakimiyet alanı olarak kimlerin hak talebinde bulunabileceğine dair gayet net bilgileri olduğunu düşünenlerdenim. Öyle olduğu için de orada toplumsal yada siyasal statü talebi olacağını düşünmüyorum.

Zaten “Kuzey Kafkasya’daki şehirler” dediğimiz zaman bu bölgelere dışarıdan gelen göçün yerel demografik yapıya etkisinin dikkate alınmasında en önemli yerler Adıgey Cumhuriyeti ve Abhazya. Diğer cumhuriyetlerde ve şehirlerde zaten bu büyük bir sorun değil. Ama bu olaya şöyle bakabilirsiniz: Ermeniler, aynı zamanda yerel halkların, örneğin Adıgelerin (Çerkeslerin) müttefiki de olabilirler. Eğer o bölgeye Ermeniler gitmeseler de, Rusya’nın içerisinden Slavlar yerleşse, ki Adıgey’in emekliler için çok uygun bir yerleşim yeri olması nedeniyle oraya ciddi bir emekli nüfus akışı yıllardır var, durum ne olur?
Bu konular ne zaman sorun olur? Geçiş dönemlerinde, cumhuriyetlerin birleşmesi, bağımsızlık yada cumhuriyetlerin lağvedilmesi gibi sorular gündeme geldiğinde bir halk oylaması yapıldığında nüfus verileri tabi ki önemli olur. Bu anlamda belki Ermeni göçünü ve yerleşen Ermenileri bir tehdit olarak görmek yerine, Kafkasya’nın bir diğer yerli unsuru olarak, potansiyel bir müttefik olarak görmek belki farklı bir bakış açısı olabilir. Ben bu konuda böyle düşünüyorum.
Kafkasya genel olarak etnik ilişkilerin, toprak sahipliğinin veya mülkiyet hakkının çok sıkıntılara yol açtığı bir coğrafya. Yani şimdi Kuzey Kafkasya özelinde bir yerin Ermenilerin tarihsel bölgesi olup olmadığını cevap vermek çok zor değil. O yüzden, kendi içlerindeki yerel sorunları bu bölgeye çok fazla taşımadıkları sürece Çerkeslerin bölgelerine göç eden yada edecek olan Ermenileri tehdit olarak görmek yerine müttefik haline getirmenin yollarına bakmasını daha mantıklı bulanlardanım.
Gonepş’ey Janbek: Verdiğiniz önemli bilgiler için teşekkür eder, iyi çalışmalar dilerim.





13. Sayı / Mart 2021 için bir cevap yazın Cevabı iptal et